A - I n f o s
a multi-lingual news service by, for, and about anarchists **

News in all languages
Last 40 posts (Homepage) Last two weeks' posts

The last 100 posts, according to language
Greek_ 中文 Chinese_ Castellano_ Català_ Deutsch_ Nederlands_ English_ Français_ Italiano_ Polski_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Türkçe_ The.Supplement

The First Few Lines of The Last 10 posts in:
Greek_ 中文 Chinese_ Castellano_ Català_ Deutsch_ Nederlands_ English_ Français_ Italiano_ Polski_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Türkçe
First few lines of all posts of last 24 hours || of past 30 days | of 2002 | of 2003 | of 2004 | of 2005 | of 2006 | of 2007 | of 2008 | of 2009 | of 2010 | of 2011 | of 2012 | of 2013 | of 2015 | of 2016 | of 2017 | of 2018 | of 2019 | of 2020 | of 2021

Syndication Of A-Infos - including RDF | How to Syndicate A-Infos
Subscribe to the a-infos newsgroups
{Info on A-Infos}

(tr) yeryuzu postasi: Paris Komünü ve Devlet Düsüncesi - Mikhail Bakunin

Date Tue, 23 Mar 2021 10:30:47 +0200


"Paris Komünü ve Devlet Düsüncesi" Bakunin'in baslica eserlerinden "The Knouto-Germanic Empire and the Social Revolution"in (Knouto-Germanik Imparatorluk ve Toplumsal Devrim) ikinci kisminin baslangicidir. Yazi Paris Komünü deneyiminin yasandigi 1871 yilinda kaleme alinmistir. Kaos yayinlari tarafindan Türkçeye kazandirilan, Sam Dolgoff'un "Bakunin: Hayati, Mücadelesi ve Düsüncesi" isimli kitapta yer alman yazi internet ortamina anarsizm.org internet sitesi tarafindan aktarilmistir. ---- "Paris Komünü ve Devlet Düsüncesi" Bakunin'in "Kamçili Germen Imparatorlugu ve Toplumsal Devrim" adli önemli çalismasinin ikinci bölümüne giris yazisidir. 1871 Paris Komünü, sosyalist hareketin tarihinde bir dönüm noktasi, sosyalist teoriye hak ettigi degeri kazandiran canli bir örnek ve çarpiciligi hala da tartisilmakta olan son derece de heyecan verici bir olaydir. "Fransa'da Iç Savas"da Karl Marx, "Devlet ve Devrim"de V. I. Lenin, Paris Komünü'nü bir proletarya devrimi olarak selamlamislardir. Ancak, Marksistler ve Blankistler, Paris Komünü'nden teorilerinin dogrulugunu kanitlayan bir örnek olarak bahsederlerken, anarsistler Komün'ün, otoriter sosyalizmin iflasini ilan ettigini ve kendi anarsist yaklasimlarinin geçerliligini kanitladigini savunmuslardir. Bu konuyla ilgili olarak James Gaillaume söyle bir gözlemde bulunur:

Bu çalisma[Fransa'da Iç Savas]Marx'in kendi programini terk ederek federalistlerin[artik anarsist olarak biliniyorlar]saflarina geçmesine neden olan ilkelerin sasirtici bir sekilde ilan edilmesi anlamina gelmektedir. Bu, Kapital'in yazarinin yasadigi samimi bir dönüsüm müdür, yoksa olaylar tarafindan dayatilan geçici bir manevra, komünün tasidigi prestijden faydalanmak amaciyla yüzeysel bir sekilde ona dört elle sarilmasi midir?

Su anda Hollanda'da yayinlanmakta olan "Bakunin Arsivleri"nin editörü olan Arthur Müller Lehning sunlari belirtir:

Otoriterler ile anti-otoriterler arasindaki mücadelenin doruk noktasinin olustugu böyle bir zamanda, Marx'in anti-otoriter egilimin programini açikça onaylamasi tarihin bir cilvesidir ... Paris Komünü'nün, Marx'in devlet sosyalizmiyle ortak hiçbir yani yoktur ve Komün daha ziyade Proudhon'un düsünceleri ve Bakunin'in federalist teorileriyle uyum içindeydi. Fransa'da Iç Savas, Marx'in su ana kadar devlet sorunu üzerine yazdigi tüm yazilariyla muazzam bir çeliski içindedir.

Marx'in hayrani ve resmi biyografyacisi olan Franz Mehring de ayni fikirdedir:

Komünist Manifesto'daki düsünceler, asalak devletin yok edilmesine yönelik siddetli bir üslupla baslayan Fransa'da Iç Savas adli çalismada düzülen övgülerle bagdasmiyordu ... Hem Marx hem de Engels bu çeliskinin farkindaydi ve Komünist Manifesto'nun Haziran 1872'de yapilan yeni bir baskisina yazdiklari önsözde düsüncelerini tekrar gözden geçirdiler ... Anarsistlerle mücadele halinde olan Engels, Marx'in ölümünden sonra, tekrar orijinal Manifesto'yu esas aldi ... eger bir ayaklanma birkaç basit emirle devletin baskici mekanizmasini tamamen ortadan kaldirmayi basarabilmisse, bu Bakunin'in hiç ödün vermeden savundugu yaklasiminin dogrulanmasi anlamina gelmez mi?

Bakunin, Komün tarafindan yapilan herseyi ihtiyatsiz bir sekilde abartmamis, Komün'ün içine düstügü baslica hatalara deginmekten çekinmemis, ancak birçok yoldasinin tersine, Komün'ün açmazlarini mazur görmüstü.

Bakunin bu bölümde Komün'ü tartistiktan sonra "devletin nosyonu"nu ele alarak "bireylerin ve toplumun ihtiyaçlarini bagdastiran" devletsiz bir toplumsal düzen -çogunlugu azinliga mahkum eden devlet tarafindan bizzat önlenen bir armoni- üzerinde durur. Ardindan, "iktidar sehvetini" kurumlastiran ikiz seytanlar olan Devlet ile Kilise arasindaki iliskiyi irdeler. Ele aldigi temel konulari, insanin dogasi, toplum, düzen, devlet, dini inançlar ve özgürlük anlayisi üzerine yaptigi yorumlarla tamamlar.
. . . . . . .
Bu çalismam da, pek fazla olmayan yayinlanmis diger çalismalarim gibi, çesitli olaylarin ortaya çikardigi bir çalismadir. Su anda Fransa'yi ve tüm uygar dünyayi dört bir yandan kusatan ve tek çaresi toplumsal devrim olan korkunç felaketleri önceden fark etmenin kolay ama aci ayricaligini bana tattiran Bir Fransiz'a Mektuplar (Eylül 1870) isimli çalismamin dogal bir devamidir.

Bu çalismayla böylesi bir toplumsal devrim ihtiyacini ortaya koymayi amaçliyorum. Toplumun tarihsel gelisimini ve su anda hepimizin gözü önünde Avrupa'da olup bitenleri irdelemek istiyorum. Böylece, samimi bir sekilde gerçegin pesinde kosanlar, bu degerlendirmeleri dikkate alip, toplumsal devrim dedigimiz seyin özünü teskil eden felsefi ilkeleri ve pratik amaçlari açikça ve dolaysiz bir sekilde ilan edebilirler.

Basit bir görev üstlenmedigimin farkindayim. Eger kisisel kaygilarla böyle bir görevi üstlenmis olsaydim, küstah biri olarak degerlendirilebilirdim. Okurumun, bu türden hiçbir kaygimin olmadigindan emin olmasini istiyorum: Ben ne bir bilgin ne bir felsefeci ne de profesyonel bir yazarim. Hayatim boyunca çok fazla sey yazmadim ve kendimi savunmak ve tutkulu bir inanç nedeniyle, kamusal yasamda boy göstermekten duydugum içgüdüsel nefretin üstesinden gelmeye mecbur kaldigim zamanlar disinda asla herhangi bir sey yazmadim.

Peki öyleyse ben kimim ve beni bu çalismayi böyle bir zamanda yayinlamaya sevk eden sey nedir? Gerçegin atesli bir arayicisi oldugum kadar, dünyayi mahveden mevcut düzenin -bütün zamanlarin tüm dinsel, metafizik, politik, yasal, ekonomik ve toplumsal alçakliklari sayesinde, ayakta duran bu düzenin- insanlarin basina musallat ettigi her türlü igrenç aldatmacanin amansiz bir düsmaniyim. Ben fanatik bir özgürlük sevdalisiyim. Özgürlügü, insan zekasinin, onurunun ve mutlulugunun içinde filizlenebilecegi biricik ortam olarak degerlendiriyorum. Özgürlük derken, devlet tarafindan bagislanan, ölçülüp biçilen, düzenlenen özgürlügü kastetmiyorum; zira böyle bir özgürlük, halkin büyük bir kesiminin köleligine dayanarak küçük bir azinligin ayricaliklarini temsil eden ebedi bir yalandan baska bir sey degildir. Her insanin haklarini, devlet tarafindan temsil edilen haklarla sinirlandiran Jean Jacques Rousseau okulu ve tüm diger burjuva liberal okullar tarafidan göklere çikarilan bireyci, egoist, asagilik ve sahte özgürlügü de kastetmiyorum; böyle bir özgürlük, bireylerin haklarini zorunlu olarak sifira indirecektir. Hayir, ben, ismini hak eden tek özgürlügü, hepimizin iç dünyasinda sakli duran tüm maddi, entelektüel ve ahlaki yeteneklerin tam gelisimi anlamina gelen özgürlügü kastediyorum; bireysel dogamizin yasalari disinda hiçbir kisitlamayi kabul etmeyen özgürlügü kastediyorum. Bu yasalar herhangi bir dissal yasa koyucu tarafindan bize dayatilmadigi ve bizden daha üstün olmadiklari için, sonuç olarak özgürlük üstünde hiçbir kisitlama yoktur. Bu yasalar sübjektiftir, bize içkindir; varolusumuzun temelini teskil ederler. Bu yasalardan kurtulmaya çalismak yerine, özgürlügümüzün bu yasalar içindeki gerçek kosullarini ve etkin kaynagini görmeliyiz; baska birinin özgürlügü benim özgürlügümü sinirlamadigi gibi, özgürlügümü onaylayarak daha da genisletir; esitlik içinde dayanismayla iç içe geçen bir özgürlük. Acimasiz bir güç ve bu gücün her zaman gerçek ifadesini buldugu otorite ilkesi karsisinda galip gelen özgürlügü kastediyorum. Cennetteki ve yeryüzündeki tüm idolleri paramparça eden ve ardindan tüm kiliselerin ve devletlerin yikintilari üzerinde insanligin evrensel dayanismasini esas alan yeni bir dünyayi insa edecek olan özgürlügü kastediyorum.

Kararli bir ekonomik ve toplumsal esitlik savunucusuyum, çünkü böyle bir esitlik olmaksizin, uluslarin refahinin ve bireylerin özgürlügünün, adaletinin, insanca onurunun, ahlakinin ve maddi refahinin bir yalan yiginindan baska bir anlama gelmeyecegine inaniyorum. Özgürlügü insanligin ilk kosulu olarak savundugum için, dünya çapindaki bir esitligin, emegin kendinden örgütlenmesi, özgürce örgütlenmis olan üretici birliklerinin ortak mülkiyeti ve despotik ataerkil devletin yerini alacak olan komünlerin spontan federasyonlari araciligiyla saglanmasi gerektigine inaniyorum.

Devrimci sosyalist kolektivistler ile mutlak devlet iktidarini destekleyen otoriter komünistler arasinda tam da bu noktada temel bir ayrilik ortaya çikiyor. Her iki tarafin da nihai hedefi hemen hemen aynidir. Her iki taraf da, öncelikle herkes için esit olan kosullar altinda olaylarin dogal seyri tarafindan herkese kaçinilmaz bir sekilde dayatilan kolektif emek örgütlenmesini, ardindan da üretim araçlarinin ortak mülkiyetini temel alan bir toplumsal düzeni yaratma arzusundadir.

Aralarindaki fark yanlizca sudur; otoriter komünistler, isçi sinifinin, özellikle de radikal burjuvaziden yardim alan kent proletaryasinin siyasal iktidarinin gelisimi ve örgütlenmesi araciligiyla amaçlarina ulasabileceklerini sanmaktadirlar. Öte yandan devrimci sosyalistler ise, üst siniflardan olup geçmislerini tamamen reddederek açikça kendilerine katilma ve devrimci programlarini bütünüyle kabul etme arzusunda olan iyi niyetli kesimler de dahil olmak üzere, kent ve kirdaki isçi sinifinin anti-politik gücünün gelisimi ve örgütlenmesi araciligiyla amaçlarina ulasabileceklerine inanmaktadirlar.

Iki taraf arasindaki bu görüs ayriliklari her iki tarafin farkli taktiklere basvurmasina yol açmaktadir. Otoriter komünistler, isçilerin, devlet iktidarinin ele geçirilmesi amaciyla örgütlenmesinden yanadir. Devrimci sosyalistler ise, devleti yikmak üzere -veya daha kibarca söylemek gerekirse- devleti tasfiye etmek üzere örgütlenmektedirler. Komünistler otoriter ilke ve pratikleri savunurlar; devrimci sosyalistler olanca inançlari ile özgürlüge vurgu yaparlar. Her iki taraf da ayni sekilde bilimin, her türlü dinsel ve batil inancin yerine geçmesinden yanadir. Komünistler bilimi kitlelere zor yoluyla dayatma arzusundadirlar; devrimci sosyalistler ise, bilimin propagandasini yapmaya çalisacaklardir ve böylece, bireyler ve gruplar bir kez ikna olduklarinda, birkaç "üstün" zeka tarafindan önceden hazirlanip "cahil" kitlelere dayatilan her türlü plani reddederek, kendi düsünce ve çikarlari dogrultusunda asagidan yukariya dogru özgürce ve kendiliginden örgütlenip federasyonlasacaklardir.

Devrimci sosyalistler, kitlelerin içgüdüsel istemlerinde ve gerçek ihtiyaçlarinda yatan pratik sagduyunun ve bilgeligin, bunca yenilgiden sonra hala insanlari mutlu etmeye çalisan tüm toplumsal doktorlarin ve kilavuzlarin etkileyici zekasinda asla bulunmadigina inanirlar. Daha da önemlisi, devrimci sosyalistler, insanligin oldukça uzun zamandan beridir baskalarinin kendi üzerindeki yönetimlerine boyun egdigine inanirlar; yani insanligin basina gelen tüm belalarin, yönetimin su veya bu biçimden degil, biçimi ne olursa olsun, esas olarak bizzatihi yönetimin ve yönetim ilkesinin temel varligindan kaynaklandigina inanirlar.

Nihayet, Alman okulu tarafindan bilimsel olarak gelistirilen, Amerikalilar ve Ingilizler tarafindan da kismen olarak kabul edilen komünizm ile, Latin ülkelerinin proletaryasi tarafindan muazzam bir sekilde gelistirilerek son sekli verilen Proudhonculuk arasinda da meshur bir çeliski vardir. Devrimci sosyalizm, kisa bir süre önce gerçeklesen Paris Komünü'nde, heybetini ve pratik geçerliligini gözler önüne serdi.

Monarsik ve dinsel gericiligin karsisinda kaybettigi onca kana ragmen, Avrupa proletaryasinin kalbinde ve zihninde daha da dayanikli hale gelip güçlenen Paris Komünü'nü destekliyorum, çünkü Komün her seyden önce, bizzat devletin kendisine açikça ve cesurca meydan okuyarak devlet ilkesini reddetti.

Devlete yönelen bu baskaldirinin, bugüne kadar siyasal merkezilesmenin baslica ülkesi olan Fransa'da meydana gelmesi ve Komün'ün inisiyatifinin, büyük Fransiz uygarliginin öncüsü ve ana kaynagi olan Paris'in elinde olmasi son derece çarpicidir. Basindaki taci firlatarak, Fransa'ya, Avrupa'ya, tüm dünyaya hayat ve özgürlük vermek üzere, kendi yenilgisini çoskuyla ilan eden Paris; tarihsel öncülügünü tekrarlayarak, kölelestirilen tüm halklara, kurtulusa ve esenlige giden tek yolu gösteren Paris; burjuva radikalizminin siyasal geleneklerine ölümcül bir darbe indirerek, Fransa ve Avrupa gericiligi karsisinda, devrimci sosyalizme gerçek anlamini kazandiran Paris! Galip gelen gericilige teslim olmaktansa, yikintilarini kendisine kefen yapan Paris; kendi felaketiyle, Fransa'nin gelecegini ve onurunu kurtaran, üst siniflarda gözden kaybolan yasamin, erdemliligin ve ahlaki kudretin, kendi gücünde ve proletaryaya verdigi sözlerde yasatildigini tüm insanliga gösteren Paris! Kitlelerin mutlak kurtulusunun ve onlarin sinir tanimayan gerçek dayanismasinin yeni çagini törenle açan Paris; milliyetçiligi yok ederek onun yikintilari üzerinde insanligi yükselten Paris; insancil ve ateist oldugunu ilan ederek, kutsal masallarin yerine, toplumsal yasamin büyük gerçekliklerini ve bilimsel inanci geçiren, eski ahlakin yalanlarinin ve kötülüklerinin yerine, tüm insan ahlakinin sarsilmaz temeli olan özgürlük, adalet, esitlik ve kardeslik ilkelerini koyan Paris! Insanligin yazgisina olan büyük bagliligini, görkemli düsüsüyle, ölümüyle kanitlayan, kahraman, rasyonel ve inançli Paris; inancini, tüm gücüyle birlikte gelecek kusaklara emanet eden Paris! En asil çocuklarinin kaniyla sulanan Paris! Iste insanlik budur! Bu, dogrudan Hristiyan kiliselerinden ve kötülügün en yüksek papazi olan Papa'dan ilham alan birlesik Avrupa gericiligi tarafindan çarmiha gerilen insanliktir. Ancak, halklar arasindaki dayanismanin bir ifadesi olarak yaklasmakta olan uluslararasi devrim, Paris'i tekrar diriltecektir.

Asla unutulmayacak olan Paris Komünü'nün gerçek anlami budur ve Komün'ün iki aylik ömrünün ve ölümünün geride biraktigi muazzam ve görkemli sonuçlar bunlardir.

Paris Komünü çok kisa ömürlü oldu ve Versailles gericiligine karsi verdigi mücadele tarafindan tamamen sekteye ugratilan iç gelisimi nedeniyle, sosyalist programini uygulayamasa bile, en azinda teorik olarak çözümleyebilme imkanini dahi bulamadi. Öte yandan Komün üyelerinin büyük çogunlugunun sosyalist olmadigini da göz ardi etmemek gerekiyor. Komün üyeleri sosyalist olarak görünmüslerse, bu onlarin kisisel inançlarindan ziyade, olaylarin karsi durulamaz akisiyla bu dogrultuda hareket etmelerinden, içinde bulunduklari kosullarin dogasindan ve konumlarinin dayattigi ihtiyaçlardan kaynaklanmistir. Komün'e katilan sosyalistler küçük bir azinlikti; en fazla on dört veya on bes kisiydiler; komünarlarin geri kalan kismini Jakobenler teskil ediyordu. Ancak bir noktayi açikliga kavusturmamiz gerekiyor; birbirinden oldukça farkli olan iki Jakoben türü vardir. Bir tarafta, Bay Gambetta gibi Jakoben avukatlar ve doktrinerler vardir; onlarin pozitivist ... küstah, despotik ve yasal cumhuriyetçiligi, Jakobenciligi, birlik ve otorite kültü disindaki her seyden arindirip eski devrimci inançlarini yadsiyarak, Fransa halkini önce Prusyalilar'a, ardindan da Fransa'nin yerli gericilerine teslim etti. Öte yandan, samimi bir sekilde devrimci olan, 1793'ün devrimci ruhunun gerçek ve son temsilcileri olan kahraman Jakobenler vardir; asagilik gericilere teslim olmaktansa, olusturduklari güçlü birligi ve sahip olduklari otoriteyi feda etmeye hazir olan Jakobenler. Bu yüce gönüllü Jakobenler'e, dogal olarak, devrimin zaferini her seyden daha çok önemsemis bir kisilik olan Delescluze liderlik ediyordu; kitleler olmaksizin devrim olamayacagindan ve kitleler sahip olduklari sosyalizm içgüdüsünü simdilerde açiga vurup ekonomik ve toplumsal bir devrimi gerçeklestirecek güçte olduklarindan, kendilerini tamamen devrimci hareketin akisina birakan iyi niyetli Jakobenler, kendilerine ragmen, eninde sonunda sosyalist olacaklardir.

Paris Komünü'ne katilan Jakobenlerin yüz yüze kaldiklari durum tam da buydu. Delescluze ve yanindaki pek çok kisi, genel içerigi ve vaatleri pozitif sosyalist bir içerige sahip olan çesitli program ve bildirgeleri imzaladilar. Bununla birlikte tüm iyi niyet ve samimiyetlerine ragmen Jakobenler, içsel inançlarindan ziyade, dis kosullarin dayatmasiyla sosyalist oldular; henüz yeni benimsedikleri sosyalist ilkelerine ters düsen burjuva önyargilarinin birçogundan kurtulmak için gerekli olan zamandan ve kapasiteden yoksundular. Iç mücadele tuzagina düsen Jakobenler'in, genellemelerin ötesine geçip, burjuva dünyasi ile aralarindaki dayanismayi ve iliskileri ebediyen ortadan kaldiracak nihai adimlari asla atmayacaklari anlasilir bir seydir.

Bu durum, Komün ve bu insanlar için büyük bir talihsizlik oldu. Hem kendileri felç oldular, hem de Komün'ü felç ettiler. Yine de onlari suçlayamayiz. Insanlar bir gecede degismezler; dogalarini ve aliskanliklarini istedikleri anda degistiremezler. Komün ugruna ölerek samimiyetlerini kanitladilar. Kim onlardan baska bir sey istemeye cüret edebilir?

Jakobenler, düsünce ve eylemlerinin esin kaynagi olan Paris halkindan daha fazla suçlanamazlar. Halk düsünsel etkilesimden ziyade içgüdüsel olarak sosyalistti. Halkin tüm istem ve özlemleri olabildigince sosyalistçedir ancak, düsünceleri ve daha ziyade bu düsüncelerin geleneksel ifadeleri öyle degildir. Fransa'nin büyük kentlerinin proletaryasi, hatta Paris proletaryasi bile, halen de pek çok Jakoben önyargiya, diktatöryal ve yönetimsel anlayislara siki sikiya yapismaktadir. Proletaryanin düsüncelerine hakim olan -ve tüm kötülüklerin, yoksullugun ve köleligin tarihsel kaynagi olan dinsel egitimin ölümcül sonuçlariyla beslenen- otorite kültü henüz tamamen ortadan kaldirilamamistir. Halkin en zeki çocuklarinin, en inançli sosyalistlerin bile henüz bu düsüncelerin etkisinden kurtulamamis olmalari, bu gerçegin çarpici boyutlarini göstermektedir. Onlarin zihinlerini birazcik karistirmaya tesebbüs ettiginizde, karanlik bir köseye sinmis olan hükümet taraftari Jakobenligin can çekismekte oldugunu ama tamamen ölmedigini göreceksiniz.

Komün'e katilan küçük ama inançli sosyalist grup da çok zor durumdaydi. Bir yandan, Paris halkinin kitlesel desteginin eksikligini hissederken ve pek de güçlü olmayan Uluslararasi Birlik örgütü yanlizca birkaç bin insani etkileyebilmisken, bu sosyalistler, birkaç bin isçiye is saglamak, onlari doyurmak, örgütlemek, silahlandirmak ve gericilerin hareketlerini yakinda izlemek zorundaydi. Üstelik tüm bunlar, kusatilan, açlik tehlikesiyle karsi karsiya olan ve Prusyalilar'in izni ve lütfuyla Versailles'de örgütlenen gericiligin karanlik entrikalarinin tuzagina düsen Paris gibi devasa bir kentte olup bitiyordu. Sosyalistler, Versailles Hükümeti'ne ve ordusuna karsi, devrimci bir hükümet ve ordu kurmak zorunda kaldilar; monarsist ve dinsel gericilige karsi savasabilmek için, devrimci sosyalizmin temel ilkelerini unutarak veya feda ederek Jakoben bir tarzda örgütlenmek zorunda kaldilar.

Böylesine karmasik olan kosullar altinda, Komün'ün çogunlugunu olusturan ve ayni zamanda oldukça geliskin bir politik öngörüye ve yönetimsel örgütlenme pratigine ve gelenegine sahip olan Jakobenler'in, baskin bir güç olarak sosyalistleri denetimleri altina almalari elbette dogaldi. Buna ragmen, Jakobenler'in sahip olduklari avantajlardan sonuna kadar yararlanmamalari oldukça sasirticiydi; zira Paris ayaklanmasina tamamen Jakoben bir karakter vermeye çalismadilar; hatta tam tersine, toplumsal devrimin seyrine kapilmakta bir mahsur görmediler.

Teorilerinde oldukça tutarli olan pek çok sosyalistin, devrimci pratiklerinde yeterince sosyalistçe hareket etmeyen Paris'teki dostlarimizi suçladiklarini biliyorum. Öte yandan, avaz avaz bagiran burjuva basin, dostlarimizi, programlarina gereginden fazla bagli kalmalari gerekçesiyle suçlamaktadir. Bir an için burjuva basininin o alçakça suçlamalarini bir yana birakalim. Proletarya kurtulusunun en zeki teorisyenlerinin dikkatini su olguya çekmek istiyorum; Parisli kardeslerimize açikça haksizlik yapiyorlar, çünkü, en dogru teorilerle bu teorilerin pratik uygulamasi arasinda, birkaç gün içinde katedilemeyecek muazzam bir mesafe vardir. Örnegin, -ölümü kesinlesmis olan insanlardan sadece birini anmak gerekirse- Varlin'i tanima serefine erismis herhangi biri, Varlin ve arkadaslarinin, derin, tutkulu ve iyi özümsenmis sosyalist inançlarla hareket ettiklerini bilir. Bu insanlari taniyan hiç kimse, onlarin atesli çoskunluklarindan, fedakarliklarindan ve güçlü inançlarindan zerre kadar süphe etmemistir. Bununla birlikte, özellikle güçlü bir inanca sahip olmalarindan dolayi, bu insanlar, ugruna yasamlarini feda ettikleri o yüce görev nedeniyle kisisel güvenliklerini hesaba katmadilar; kendileri için asla kaygilanmadilar! Tüm diger örneklerde oldugu gibi, Politik devrime taban taban zit olan bu Toplumsal devrimde de, bireysel eylemin bir hiç, kitlelerin eyleminin her sey olacagina inandilar. Bireylerin yapabilecegi tek sey, halkin içgüdüsel istemlerini ifade eden düsünceleri formüle etmek, bu düsüncelerin propagandasini yapmak ve tüm çabalarini, kitlelerin dogal gücünün örgütlenmesine adamaktir. Hepsi bu kadar; geri kalan her sey bizzat kitlelerin kendileri tarafindan gerçeklestirilecektir. Baska türlü davranacak olursak varacagimiz yer politik bir diktatörlük olur; tüm ayricaliklari, esitsizlikleri ve baskilariyla devletin yeniden insasi; bu dolambaçli ve kaçinilmaz yola saptigimizda kitlelerin siyasal, toplumsal ve ekonomik köleligini yeniden insa edecegimiz bir noktaya varacagiz.

Tüm samimi sosyalistler ve genel olarak halk içinde dogup yasayan tüm isçiler gibi, Varlin ve arkadaslari da, benzer kisilerden olusan bir tek grubun sürekli etkin olmasina ve daha üstün kisiliklerin egemenligine karsi tamamen mesru olan bir ihtiyat duygusunu paylastilar. Ve her seyden önce adil ve iyi niyetli insanlar olduklari için, bu öngörüyü, bu güvensizligi, baska kisiler için oldugu kadar, kendileri için de tasidilar.

Toplumsal bir devrimin, ya bir diktatörlük tarafindan ya da tüzel bir topluluk tarafindan yönetilip örgütlenmesini savunan otoriter komünistlere karsilik -ki bana göre bu düsünceleri tamamen yanlistir- dostlarimiz, Parisli sosyalistler, halk kitlelerinin, gruplarinin ve birliklerinin, kendiliginden kesintisiz eylemi olmaksizin, asla devrim yapilamayacagina inandilar.

Parisli dostlarimiz bu düsüncelerinde bin kez haklilardi. Ne kadar mükemmel olursa olsun -hatta üstün yeteneklere sahip birkaç yüz bireyden olusan kolektif bir diktatörlükten bahsediyor bile olsak- halkin kolektif iradesini temsil eden, gerçek çikarlarinin, istemlerinin, özlemlerinin ve ihtiyaçlarinin belirsiz yogunlugunu ve çesitliligini kucaklayabilecek kadar güçlü olan herhangi bir zihin var midir? Devlet siddetine maruz kalan hasta bir toplumu tasiyan bir sedyeye benzemeyen toplumsal bir örgütlenme nasil yaratilir? Yani sorun hep kitlelere, gruplara, komünlere, birliklere ve bireylere eksiksiz özgürlük saglayacak bir toplumsal devrimin zor yoluyla örgütlenmesi olmustur; bizzat devletin varligina ve iktidarina dayanan tüm tarihsel siddet kaynaklarinin ebediyen ortadan kaldirilmasi. Devletin yikilisiyla birlikte, yasalardan kaynaklanan tüm esitsizlikler ve çesitli dinler tarafindan yayiilan tüm yalanlar da ortadan kalkacaktir, çünkü yasa ve din, asla devlet tarafindan temsil edilen, güvenceye alinan ve himaye edilen ideal ve gerçek siddetin kutsanmasindan baska bir sey degildir.

Özgürlügün insanliga asla verilmeyecegi ve her türlü devlet ortadan kaldirilmadigi sürece, toplumun ve toplumu teskil eden tüm gruplarin, yerel birliklerin ve bireylerin gerçek ihtiyaçlarini karsilanamayacagi açiktir. Güya devlet tarafindan temsil edilen ama aslinda, devlet boyundurugu altinda olan bölgelerin, komünlerin, birliklerin ve bireylerin gerçek çikarlarinin reddi olan sözümona genel toplumsal çikarlar, yanlizca birer soyutlama, kurgu ve yalandan ibarettir. Devlet, bir toplumun gerçek istemlerinin, yasayan güçlerinin güle oynaya aktigi, ama sonradan bu hayallerin gölgesinde, vahsice öldürülüp gömüldügü vahsice bir mezbaha ve kocaman bir mezarliktir. Hiçbir soyutlama kendi basina var olamayacagindan, üzerinde duracagi bacaklari, birseyler yaratacak elleri ve yiginlarca kurbani tikinacak midesi olmadigindan, göksel ve dinsel bir soyutlama olan Tanri, aslinda, ayricaliklilar ve ruhbanlar sinifinin gerçek çikarlarini temsil ederken, onun dünyevi tamamlayicisi olan politik soyutlama, yani devleti ise, kendi disindaki her seyi yutma egiliminde olan sömürücü sinifin, burjuvazinin, daha az gerçek olmayan çikarlarini temsil etmektedir. Hep bölücü olan ve bugün de insanlari, güçlü ve zengin bir azinlik ile köleleserek enkaz haline gelmis bir çogunluga her zaman oldugundan daha fazla bölen ruhban sinifi, tipki burjuvazi gibi, endüstride, tarimda, bankacilikta, ticarette oldugu kadar devletin hükümet, ekonomi, hukuk, egitim, polis ve ordu gibi islevsel alanlarinda da sahip oldugu çesitli toplumsal ve siyasi örgütlenmeleri araciligiyla, bir yandan tüm bu kölelesmis insanlari hakim bir oligarsiyle kaynastirmakta, diger yandan da, ebedi yaniligilar içinde yasayan, karsi durulmaz mevcut ekonomik gelismeler tarafindan sürekli ve kaçinilmaz olarak proleter olmaya dogru itilen ve gözü kapali olarak bu hakim oligarsiye hizmet eden birer araca indirgenmis olan umutsuz, aldatilmis varliklara dönüstürmeye çalismaktadir.

Kilisenin ve devletin ortadan kaldirilmasi, yeniden örgütlenecek bir toplumun gerçek kurtulusunun vazgeçilmez ön kosulu olmalidir, ancak bu yeniden örgütlenme, hem bilgeler ve aydinlar tarafindan çizilen ideal plani, hem de çesitli diktatöryal güçler hatta, evrensel oy hakkiyla seçilen ulusal bir topluluk tarafindan verilen emirleri reddederek, yukaridan asagiya dogru bir örgütlenme modelini esas almamalidir. Daha önce de söyledigim gibi, böyle bir örgütlenme modeli, kaçinilmaz olarak yeni bir devlet yaratacak ve sonuç olarak yönetici bir aristokrasiyi, yani kitlelerle hiçbir ortak yani olmayan bir insanlar sinifini ortaya çikaracaktir. Elbette bu yeni sinif, kamu refahina hizmet etmek veya devleti korumak bahanesiyle kitleleri sömürüp kölelestirecektir.

Gelecegin örgütlenmesi asagidan yukariya dogru, isçi birlikleri ve federasyonlari tarafindan gerçeklestirilmelidir; önce birliklerden ve komünlerden baslamali, sonra bölgeleri ve uluslari içine alarak en nihayet, büyük uluslararasi ve evrensel federasyon ile doruga çikmalidir. Hayat verici gerçek toplumsal özgürlük düzeni ve toplumsal refah ancak o zaman vücut bulacak ve birey ile toplumun gerçek çikarlarini kisitlamasi söyle dursun, bu toplumsal düzen onlarin gerçek çikarlarini bagdastirarak güvenceye alacaktir.

Birbirine zit olan çikarlari bagdasmayacagi için, birey ile toplum arasindaki armoniye ve evrensel dayanismaya pratikte asla ulasilamayacagi iddia edilmektedir. Bu iddiaya ben söyle cevap vermek istiyorum; eger bu çikarlar bugüne kadar karsilikli bir uyuma kavusmamislarsa bunun nedeni, Devletin, çogunlugun çikarlarini ayricalikli bir azinligin çikarlarina feda etmesidir. Bu yüzden bu ünlü uzlasmazlik, kisisel ve toplumsal çikarlar arasindaki bu çatisma, insani onursuzlastirip öz-saygisini ortadan kaldirmak üzere o özgün günah doktrinini yaratan teolojik yalanlarca icat edilen bir kurgudan, siyasal bir yalandan baska bir sey degildir. Bagdasmaz çikarlarla ilgili ayni yanlis düsünce, bildigimiz gibi teolojinin yakin akrabalari olan metafizikçilerden de beslenmistir. Insan dogasinin toplumsal karakterini anlamayan metafizikçiler, toplumu, özgürce ve üstün bir gücün etkisi altinda düzenlenen gizli ya da biçimsel bir anlasma adina aniden biraraya getirilen bireylerin mekanik ve tamamen yapay bir toplami olarak görürler. Metafizikçilere bakacak olursak, bu bireyler biraraya gelerek toplumu olusturmadan önce, bir tür ölümsüz ruha ve mutlak özgürlüge sahiplerdi. Biz ise, insanin tüm entelektüel, manevi ve maddi zenginliginin gelisiminin yani sira, gözle görülür bagimsizligin da toplumun ürünü olduguna inaniyoruz. Insan, toplumun disinda kaldiginda sadece özgür olmamakla kalmayacak ayni zamanda gerçek anlamda varliginin bilincince olan, konusan ve düsünen tek varlik olan insan bile olmayacakti. Insan yanlizca, zekasi ile kolektif emeginin kombinasyonu sayesinde, orijinal dogasini ve daha ziyade gelecekteki gelismesi için bir çikis noktasi teskil eden vahsi ve hayvani durumdan çikmistir. Insan yasaminin bir bütün olarak -çikarlarinin, egilimlerinin, ihtiyaçlarinin, yanilgilarinin hatta aptalliklarinin yani sira, her türlü siddetinin, adaletinin ve görünüste gönüllü olan etkinliklerinin- yanlizca toplumsal güçlerin kaçinilmaz sonuçlarini temsil ettigine derinden inaniyoruz. Insanlar ne karsilikli bagimsizlik düsüncesini reddebilirler ne de dissal dogayi sergileyen çift yönlü etkiyi ve tekbiçimliligi inkar edebilirler.

Elbette bu harikulade karsilikli iliski ve olgular arasindaki bagimlilik, doganin kendisinde bile mücadele olmadan ortaya çikmamistir. Tam tersine, doganin güçleri arasindaki armoni, yanlizca yasamin ve devinimin gerçek kosulu olan kesintisiz bir mücadele sonunda ortaya çikmistir. Toplumda oldugu gibi dogada da, mücadelenin olmadigi bir düzen ölüm anlamina gelir.

Eger evrende bir düzen mümkün ve dogal olabilmisse, bunun tek nedeni evrenin, üstün bir irade tarafindan dayatilan ve önceden imgelenen bir sistem dogrultusunda yönetilmemis olmasidir. Kutsal mesruiyetin teolojik varsayimi açik seçik bir saçmaliga, yanlizca her türlü düzenin inkarina degil, bizzatihi doganin inkarina yol açmaktadir. Dogal yasalar yanlizca dogaya içkin olmalari anlaminda gerçektir; yani bu yasalar herhangi bir otorite tarafindan olusturulmamistir. Bu yasalar, "doga" dedigimiz seyi teskil eden tekbiçimliligin basit disa vurumundan veya daha ziyade degisiminden baska bir sey degildir. Insan akli ve bilimi onlari kesfetti, deneysel olarak inceledi ve tek bir sistemde toplayarak onlara yasa adini verdi. Ancak doganin kendisi bu yasalardan habersizdir. Doga bilinçsiz olarak hareket eder; doga, kendiliginden ortaya çikarak durmadan kendilerini tekrarlayan olgularin belirsiz çesitliligini kendi içinde tasir. Evrensel düzenin varligini sürdürmesinin nedeni, bu eylemin kaçinilmazligidir.

Böyle bir düzen, dogal olmayan bir sekilde evrimlesmis gibi görünen ama aslinda bu gelisime özel bir unsur kazandiran dogal hayvanin ihtiyaçlari ve düsünme kapasitesi tarafindan belirlenen toplum içinde de göze çarpmaktadir; var olan diger her sey gibi insanin da dogal güçlerin birligi ve eylemi tarafindan yaratilan maddi bir ürünü temsil etmesi anlaminda tamamen dogal olan bir unsurdur. Bu özel unsur akildir, genelleme ve soyutlama kapasitesidir ve insan bu yetenekleri sayesinde kendisini yabanci ve dissal bir nesne gibi inceleyip gözlemleyerek düsünsel tasarimlarini gerçeklestirebilmektedir. Düsüncesi araciligiyla kendisini ve etrafindaki dünyayi asan insan, mükemmel bir soyut betimlemeye ve mutlak bir bosluga erisir. Bu mutlak bosluk, var olan her seye tepeden bakarak bütünlüklü bir karsi çikis düzeyine erisen insanin soyutlama kapasitesinden asagi kalir bir sey degildir. Zihinde gerçeklesen en yüksek soyutlamanin nihai siniri budur; ve bu mutlak hiçlik, Tanridir.

Tüm teolojik doktrinlerin anlami ve tarihsel temeli budur. Dogayi ve kendi düsüncelerinin maddi nedenlerini anlamadiklari için, hatta bu düsüncenin gerisinde yatan kosullari ve dogal yasalari bile kavrayamadiklari için bu ilk insanlar ve ilk toplumlar, mutlak fikirlerinin tamamen soyut düsünceleri formüle etme kapasiteleri tarafindan yaratilan birer sonuç oldugu konusunda en ufak bilgiye sahip degillerdi. Bu yüzden insanlar, dogaya dayandirdiklari bu soyut düsünceleri gerçek birer nesne gibi gördüler, oysa ki bu soyut düsünceler doganin kendisi için hiçbir sey ifade etmiyordu. Böylece, kendi yarattiklari kurgulara ve mümkün olmayan mutlaklik nosyonlarina saygi göstermeye ve tapmaya basladilar. Ancak, soyut olan hiçlik ve Tanri düsüncelerine somut bir biçim kazandirma ihtiyacini hissettikleri için tanrisal bir anlayis yarattilar ve daha da önemlisi bu anlayisa, doga ve toplum içinde bulduklari tüm iyi ve kötü nitelikleri ve güçleri atfettiler. Fetisizmden tutun da Hristiyanliga dek tüm dinlerin kökeni ve tarihsel gelisimi böyle oldu.

Dinsel, teolojik ve metafizik saçmaliklarin tarihini ele alacak bir çalismaya girismeye ve kutsal simgeselliklerin olusum süreçleri ile yüzyillarca süren barbarlik tarafindan yaratilan kuruntulari tartisma niyetinde degiliz. Batil inançlarin yarattigi felaketleri, kan irmaklarini ve gözyasi sellerini hepimiz biliyoruz. Henüz olgunlasmamis olan insanligin giristigi bu sapkinca baskaldirilar, toplumsal örgütlenmelerin normal gelismesinde ve evrimlesmesinde kaçinilmaz ve tarihsel olan asamalardi. Böylesi sapkinliklar, evrenin dogaüstü bir güç ve irade tarafindan yönetildigi düsüncesini, insanin imgesel dünyasina ölümcül bir sekilde yerlestirdiler. Yüzyillar gelip geçti ve toplumlar bu düsünceye öylesine alistilar ki, aralarindan çikan her türlü karsit arzuyu ve daha fazla ilerleme kapasitesini yok ettiler.

Önce birkaç bireyin iktidar hirsi, ardindan da çesitli toplumsal siniflar köleligi ve fethetmeyi egemen ilke haline getirdi ve bu korkunç kutsallik düsüncesi toplumun tam kalbine yerlestirildi. Daha sonra ise, Devlet ve Kilise gibi iki kurumu temel almayan hiçbir toplum olanakli görülmedi. Bu iki toplumsal bela tamamen doktriner mazeretçileri tarafindan savunulmaktadir.

Bu kurumlarin dünyada ortaya çikmasindan hemen sonra iki yönetici sinif -papazlar ve aristokratlar- çabucak örgütlenip hiç zaman kaybetmeden kölelesmis insanlara, Kilise ve Devletin yararlarini, kaçinilmazligini ve kutsalligini asilamaya basladilar.

Çeviri: Cemal Atilla / Kaos Yayinlari
Kaynak: "Paris Komünü ve Devlet Düsüncesi" (1871), Bakunin: Hayati, Mücadelesi ve Düsüncesi içinde, Kaos Yayinlari, 1998, s. 275-290.

Tarih basligindaki diger yazilar
Dosyalar

https://www.yeryuzupostasi.org/2021/03/19/paris-komunu-ve-devlet-dusuncesi-mikhail-bakunin/
________________________________________
A - I n f o s Anartistlerce Hazirlanan, anartistlere yonelik,
anartistlerle ilgili cok-dilli haber servisi
Send news reports to A-infos-tr mailing list
A-infos-tr@ainfos.ca
Subscribe/Unsubscribe http://ainfos.ca/mailman/listinfo/a-infos-tr
Archive http://ainfos.ca/tr
A-Infos Information Center