A - I n f o s

a multi-lingual news service by, for, and about anarchists **
News in all languages
Last 30 posts (Homepage) Last two weeks' posts Our archives of old posts

The last 100 posts, according to language
Greek_ 中文 Chinese_ Castellano_ Catalan_ Deutsch_ Nederlands_ English_ Français_ Italiano_ Polski_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Türkçe_ The.Supplement

The First Few Lines of The Last 10 posts in:
Castellano_ Deutsch_ Nederlands_ English_ Français_ Italiano_ Polski_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Türkçe_
First few lines of all posts of last 24 hours

Links to indexes of first few lines of all posts of past 30 days | of 2002 | of 2003 | of 2004 | of 2005 | of 2006 | of 2007 | of 2008 | of 2009 | of 2010 | of 2011 | of 2012

Syndication Of A-Infos - including RDF - How to Syndicate A-Infos
Subscribe to the a-infos newsgroups

(tr) Gazze İzlenimleri / Noam Chomsky

Date Fri, 23 Nov 2012 10:27:58 +0200


Gazze İzlenimleri / Noam Chomsky
4 Kasım 2012 Çeviren: Nuri Ersoy
Hapiste tek bir gece geçirmek bile dışsal bir gücün mutlak denetimi
altında bulunmanın ne demek olduğu hakkında bir fikir edinmek için
yeterlidir. Gazze'de, dünyanın en büyük açık hava hapishanesinde
hayatta kalmaya çalışmanın nasıl bir şey olduğunu anlamaya başlamak
için burada bir gün geçirmek bile yeterli. Burada, dünyanın en yoğun
nüfuslu bölgesinde bir buçuk milyon insan, tek amacı onları aşağılamak
ve küçük düşürmek olan rasgele ve genellikle de vahşi bir teröre ve
rasgele cezalandırmaya sürekli olarak maruz kalıyorlar. Bu terörün
nihai amacı, Filistinlilerin makul bir geleceğe ilişkin umutlarını
kırmayı ve haklarını temin etmek için diplomatik bir çözüm yolunda tüm
dünyanın ezici çoğunluğunun desteğini boşa çıkarmayı garanti altına
almak.

İsrail siyasi liderliğinin bu amaca kendisini ne kadar adadığı
geçtiğimiz günlerde dramatik bir biçimde sergilendi: Eğer BM'de
Filistinlilerin hakları sınırlı olarak dahi tanınırsa "deliye
dönecekleri" uyarısında bulundular. Bu yeni bir şey değil. "Deliye
dönecekleri" ("nishtagea") tehdidi 1950'lerdeki İşçi Partisi
hükümetleri zamanından beri derinde kök salmıştır. "Samson kompleksi"
de öyle: Eğer kafamızı bozarsanız Tapınak duvarlarını yerle bir
ederiz. [İncil'de Samson, Dagon Tapınağının iki sütununu kavrayıp tüm
gücü ile kendine doğru eğerek yıkmış ve bu sırada kendisi de altında
kalarak ölmüştür. -ç.n.] Bu o zamanlar baş bir tehditti, bugün öyle
değil.

Bilerek küçük düşürme de yeni bir şey değil, ancak sürekli yeni
biçimler alıyor. Otuz yıl önce en azılı şahinler de dahil siyasi
liderler Başbakan Begin'e yerleşimcilerin hiçbir cezaya çarptırılmadan
ve Filistinlileri nasıl düzenli olarak ahlaksızca taciz ettiğini şok
edici bir şekilde ayrıntısı ile anlatan raporlar sunuyorlardı. Önde
gelen askeri-siyasi yorumculardan Yoram Peri ordunun görevinin devleti
savunmak değil, "yalnızca Tanrının bize vaat ettiği topraklarda
yaşayan Arabuşimler ("pis zenciler" ya da "pis Yahudiler" gibi bir
terim) oldukları için masum insanların haklarını ortadan kaldırmak"
olduğunu tiksinti ile dile getiriyordu.

Gazeliler zalimce cezalandırılmak üzere özellikle seçilmişti.
İnsanların böylesi varoluş koşullarında ayakta kalabilmesi mucize.
Bunu nasıl becerdikleri, Raja Shehadeh'in hatıralarını aktaran Üçüncü
Yol aldı mükemmel kitapta otuz yıl kadar önce tasvir edilmiş. Bu anı
kitabı, vatanının zalim işgalciler tarafından bir hapishaneye
çevrilmesini seyretmek zorunda kalan Shehadeh'in kaybetmeyi garanti
altına almak üzere tasarlanmış bir hukuk sistemi içinde temel
haklarını korumak gibi umarsız bir göreve soyunan bir avukat olarak
çalışmalarını ve elinden "katlanmaktan" başka bir şey gelmeyen bir
"Samid", yani inatçı bir Filistinli olarak kişisel deneyimlerini ve
çalışmalarını anlatmaktadır.

Shehadeh bunları yazdığından beri durum daha da kötüleşti. 1993'de
büyük şaşa ile kutlanan Oslo anlaşmaları Gazze ve Batı Şeria'nın tek
bir toprak olduğuna karar veriyordu. Ancak o zamandan beri ABD ve
İsrail bu iki bölgeyi birbirinden tamamen ayırmak, böylece diplomatik
çözümü bloke etmek ve her iki bölgede yaşayan Arabushim'leri
cezalandırmak için kendi programlarını uygulamaya koydular.

Gazzelilerin cezalandırılması Ocak 2006'dan beri daha da şiddetli hale
geldi. Bu tarihte büyük bir suç işlemişlerdi: Arap dünyasındaki ilk
serbest seçimlerde Hamas'ı seçerek "yanlış yere" oy vermişlerdi.
"Demokrasiye olan tutkulu arzularını" sergileyen ABD ve İsrail,
utangaç AB'nin de arka çıkması ile önce zalimce bir yaptırımlar rejimi
uygulamaya ve yoğun askeri saldırılara başladılar. ABD aynı zamanda
hemen, söz dinlemez bir halk yanlış hükümeti seçtiğinde başvurduğu
standart prosedürü uygulamaya koydu: düzeni sağlamak için askeri bir
darbe hazırlamak.

Gazeliler bir yıl sonra darbe girişimi bloke ederek daha da büyük bir
suç işlediler. Bu, kuşatmanın ve askeri saldırıların hızla
tırmanmasına neden oldu. Bu durum 2008-2009 kışında yakın tarihteki en
korkak ve vahşi askeri güç kullanımı olan "Dökme Kurşun Operasyonu"
ile zirveye ulaştı. Kaçacak hiçbir yeri olmayan savunmasız bir halk,
ABD silahlarına bel bağlayan ve ABD diplomasisi tarafından korunan
dünyanın en ileri askeri sistemlerinden biri tarafından bitmek
tükenmek bilmez bir saldırıya uğradı. Katliama, ya da kendi terimleri
ile "çocuk katline" ilişkin unutulamayacak bir anlatı, acımasız
saldırı sırasında Gazze'nin ana hastanesinde çalışan iki cesur
Norveçli doktor, Mads Gilbert ve Erik Fosse'nin olağanüstü kitapları
Eyes in Gaza'da [Gazze'de Gözler] sunulmaktadır.

Yeni seçilen Başkan Obama saldırı altındaki çocuklar için canı
gönülden duyduğu sempatiyi tekrar dile getirmek dışında tek kelime
bile edemedi -ama İsrail şehri Siderot'taki çocuklar! Dikkatlice
planlanmış saldırı Obama göreve başlamadan önceki gece sonlandırıldı,
böylece "geçmişe değil geleceğe bakma zamanıdır" diyebildi -tüm
suçluların arkasına sığındıkları bir bahane...

Tabii ki bahaneler hazırdı -her zaman hazırdır. Gereksinim duyuldukça
dile getirilen olağan bahane "güvenlik" idi: mevcut durumda Gazze'den
atılan ev yapımı roketlerdi. Her zaman olduğu gibi bahaneler herhangi
bir inandırıcılıktan yoksundu. 2008 yılında İsrail ve Hamas arasında
bir ateşkese varılmıştı. İsrail hükümeti Hamas'ın bu ateşkese tam
olarak uyduğunu resmen onaylamıştı. 4 Kasım 2008'de İsrail ABD
seçimlerinin örtüsü altında ateşkesi bozana ve Gazze'yi komik
bahanelerle işgal edip yarım düzine Hamas üyesini öldürünceye kadar
tek bir Hamas roketi bile ateşlenmemişti. En yüksek düzeyde istihbarat
yetkilileri, İsrail hükümetine suç teşkil eden kuşatmayı hafifleterek
ve askeri saldırıları sona erdirerek ateşkesin yenilenebileceği
konusunda tavsiyede bulundular. Ancak güya bir güvercin olan Ehud
Olmert'in başbakan olduğu İsrail hükümeti bu seçenekleri reddetmeyi ve
şiddet konusundaki muazzam karşılaştırmalı üstünlüğüne başvurmayı
tercih etti: "Dökme Kurşun Operasyonu". Temel gerçekler, Harvard-MIT
dergisi International Security'nin son sayısında dış politika
yorumcusu Jerome Slater tarafından bir kez daha yeniden ele alındı.

"Dökme Kurşun Operasyonu" sırasındaki bombardıman tarzı, Gazze'de
yaşayan son derece bilgili ve saygın insan hakları savunucusu Raji
Sourani tarafından dikkatlice incelendi. Sourani, bombardımanın
kuzeyde yoğunlaştığına, herhangi bir askeri gerekçe sunulmadan en
yoğun yerleşimlerin bulunduğu alanlarda sivilleri hedef aldığına
dikkat çekiyor. Amacın korkan halkı güneye, Mısır sınırına sürmek
olabileceğini söylüyor. Ancak Samidler ABD-İsrail kaynaklı terör çığı
karşısında sıkı durdu.

Asıl amaç onları daha da öteye sürmek olabilir. Siyonist
sömürgeciliğinin ilk günlerinde her politik görüşten Siyonistler
Arapların Filistin'de bulunmak için hiçbir gerçek sebeplerinin
olmadığını savunuyordu. Güvercinler, başka bir yerde daha mutlu
olacaklarını, kibarca "transfer edilebileceklerini" öne sürüyorlardı.
Bu tabii ki Mısır için hiç de azımsanacak bir sıkıntı değildi, belki
de bu nedenle sivillerin ve hatta son derece gereksinim duyulan
malların bile geçişi için sınırı açmıyorlar.

Sourani ve diğer bilgili kaynaklar Samidlerin disiplininin aslında bir
barut fıçısının üzerinde oturulduğu gerçeğini gizlediğini
kaydediyorlar. Bu barut fıçısı, hiçbir şekilde dikkat çekmeden ve
herhangi bir kaygıya da yol açamadan yıllarca süren bedbaht baskıdan
sonra Gazze'de 1989 yılında patlak veren ilk İntifada gibi her an
beklenmedik bir biçimde patlayabilir.

Sayısız örnekten yalnızca birini ele alacak olursak, İntifada'nın
patlak vermesinden kısa bir süre önce Filistinli bir kız çocuğu
İntissar el-Atar okulunun bahçesinde, o civarda oturan bir Yahudi
yerleşimci tarafından vurularak öldürüldü. Bu yerleşimci, uluslararası
hukuka aykırı bir biçimde Gazze'ye getirilen ve muazzam bir ordu ile
korunan binlerce yerleşimciden birisi idi. Bu yerleşimciler Gazze
şeridindeki toprakların ve kıt su kaynakların önemli bir kısmına el
koymakta ve İsrailli akademisyen Avi Raz'ın işlenen suçu tarif ederken
söylediği gibi "1.4 milyon zavallı Filistinlinin ortasında 22 yerleşim
biriminde lüks içinde yaşamaktadır." Kızın katili Shimon Yifrah önce
tutuklanmış ancak "suçun tutukluluk halinin sürmesini gerektirecek
derecede ciddi olmadığına" karar veren mahkemede tarafından kefaletle
serbest bırakılmıştı. Yargıç, Yifrah'ın kızı öldürmek istemediği, ona
ateş ederek yalnızca korkutmak istediği yorumunda bulunmuş ve "bu,
suçlu bir kişiyi cezalandırmayı, tutuklamayı ve hapse atarak ona bir
ders vermeyi gerektirecek bir dava değildir" demişti. Yifrah 7 ay
hapis cezasına çarptırıldı, o da ertelendi. Mahkemede bulunan
yerleşimciler bu kararı duyunca şarkı söyleyip dans etmeye başladılar.
Sonrasında da olağan sessizlik, rutin işler...

İşte böyle. Yifrah serbest bırakıldı. İsrail basını bir ordu
devriyesinin Batı Şeria'da bir mülteci kampında 6 ila on iki yaş arası
çocukların devam ettiği bir okulun bahçesine güya "korkutmak için"
ateş açtığını ve beş çocuğu yaraladığını yazdı. Hiçbir soruşturma
yürütülmedi ve bu haber hiç dikkat çekmedi. Bu, İsrail basının
bildirdiğine göre bir tür "cahil bırakarak cezalandırma" idi. Bu
cezalandırmalar içinde okulların kapatılması, gaz bombaları
kullanılması, öğrencilerin tüfek dipçikleri ile dövülmesi, kurbanlar
için tıbbi yardımın engellenmesi gibi şeyler vardı. Okulların dışında
daha da büyük bir vahşet vardı, intifada sırasında vahşetin dozu daha
da artıyordu ve tüm bunlar takdire şayan başka bir güvercin olan
Savunma Bakanı Yitzak Rabin'in emri ile gerçekleşiyordu.

Birkaç günlük ziyaretten sonra ilk izlenimim şaşkınlık idi, yalnızca
hayatın süregidiyor olmasından değil, özellikle de zamanımın çoğunu
uluslararası bir konferansa katılarak geçirdiğim üniversitede gençler
arasındaki canlılık ve hareketlilik karşısında hayrete düştüm. Ancak
orada da baskının artık tahammül edilemez bir raddeye geldiğine
ilişkin işaretler görmek mümkün. ABD-İsrail işgali altında geleceğin
onlar için hiçbir şey getirmeyeceğinin farkında olan gençler arasında
hayal kırıklığının alttan alta kaynadığına işaret eden haberler var.
Kafese tıkılmış hayvanların bile katlanabileceğinden fazla sıkıntı var
ve çirkin biçimler alabilecek bir patlama olabilir. Bu da, yapılanları
mazur göstermek için çırpınan İsrailli ve Batılıların bu insanları
üstünlük taslayan bir şekilde lanetlemeleri için bir fırsat doğurur.
Zaten Mitt Romney'in gayet basiretli bir şekilde açıkladığı üzere bu
insanlar kültürel olarak geri kalmışlardır.

Gazze tipik bir üçüncü dünya toplumuna benzemektedir. Yer yer
zenginlik adacıkları korkunç bir fakirlik denizi ile kuşatılmıştır.
Ancak "gelişmemiş" bir toplum değildir, Gazze üzerine çalışan önde
gelen akademisyenlerden biri olan Sara Roy'un ifadesi ile "geriye
götürülmüş" bir toplumdur ve bu geriye götürme gayet sistematik bir
biçimde yürütülmektedir. Gazze şeridi varlıklı bir Akdeniz bölgesi
haline gelebilirdi, zengin bir tarımı, bereketli bir balıkçılık
endüstrisi, şahane plajları ve karasularında on yıl önce keşfedilen
muazzam doğal gaz yatakları vardır.

Tesadüfen ya da değil, İsrail denizden uyguladığı kuşatmayı
yoğunlaştırmakta ve balıkçı teknelerini kıyıya, şimdi de kıyıdan üç
millik şeride doğru sürmektedir.

Gazze Şeridi'ne ilişkin olumlu beklentiler 1948'de sona erdi. Bu
tarihte Gazze şeridi şimdi İsrail olan topraklardan zorla sürülen, ya
da resmi ateşkes ilan edildikten aylar sonra bile topraklarından
kovulan korku içindeki mültecilerden oluşan insan selini soğurmak
zorunda kaldı.

Gerçekte Ha'aretz'de (25.12.2008 tarihli nüshasında) İsrail'in Aşkelon
şehrinin Kenanlılardan günümüze incelikli bir tarihini yazan Beni
Tziper'in belirttiği gibi ateşkesten dört yıl sonra bu şehirde yaşayan
Filistinliler topraklarından kovuldu. Tziper, 1953'de "bölgeyi
Araplardan temizlemek için soğukkanlı bir hesap yapıldığını"
söylüyordu. Şehrin orijinal ismi olan "Majdal" da Yahudileştirilerek
"Aşkelon" olarak değiştirildi.

Bunlar 1953 yılında oluyordu ve ortada hiç de askeri bir zorunluluk
yoktu. Tziper 1953 yılında doğmuştu ve eski Arap mahallesinin
kalıntıları arasında dolaşırken şöyle düşünüyordu: "ebeveynlerim benim
doğumumu kutlarken başka insanların kamyonlara doldurulup evlerinden
sürüldüğünün farkına varmak benim için çok zor olmuştu."

İsrail'in 1967 işgali ve sonrası ise yeni yıkımlar getirdi. Daha sonra
da yukarda değinmiş olduğumuz ve günümüze kadar devam eden suçlar
işlendi.

Kısa bir ziyaret sırasında bile olanların izleri kolayca
görülebiliyor. Sahildeki bir otelde otururken İsrail hücumbotlarının
balıkçıları Gazze'nin kıta sahanlığından sahile doğru sürmek için
açtığı makineli tüfek ateşini duyabiliyorsunuz. Böylece balıkçılar,
ABD-İsrail'in yerle bir ettikleri atıksu ve enerji sistemlerinin
yeniden kurulmasına izin vermemeleri sonucu yoğun bir şekilde kirlenen
sularda balık avlamak zorunda bırakılıyorlar.

Oslo Anlaşmaları kapsamında bu çorak topraklarda bir zorunluluk olan
iki adet tuzdan arındırma tesisi kurulmasını planlanıyordu. Bunlardan
birincisi, gelişmiş bir tesis, İsrail'de kuruldu. Diğeri Gazze'nin
güneyindeki Khan Yunis'teydi. Halka içme suyu sağlamaktan sorumlu olan
mühendis, bu tesisin deniz suyu kullanmak üzere tasarlanmadığını,
yalnızca daha ucuz bir proses olan yeraltı suyuna bağımlı olduğunu,
bunun da zaten kıt olan yeraltı su kaynaklarını daha da
kötüleştirdiğini, bu durumda ileride ciddi sorunlar çıkmasının garanti
olduğunu söyledi. Buna rağmen su ciddi anlamda kıttır. Yalnızca
mültecilere yardım eden ve diğer Gazzeliler hakkında sorumluluk
üstlenmeyen Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu
(UNRWA) yakın zamanda yayınladığı bir raporda akifere verilen zararın
çok yakında "geri dödürülemez" boyuta ulaşacağı ve hemen düzeltici
önlem alınmazsa 2020 yılında Gazze'nin "yaşanabilir bir yer" olmaktan
çıkacağı uyarısında bulunmaktadır.

İsrail UNRWA projeleri için çimento girişine izin vermektedir, ancak
devasa boyutlarda yeniden inşa gereksinimleri olan Gazzeliler için
değil. Sınırlı sayıdaki ağır iş makinesi İsrail yedek parça girişine
izin vermediği için atıl durumdadır. Tüm bunlar aslında Filistinliler
2006'da emirlere uymayı beceremediklerinde Başbakan Ehud Olmert'in
danışmanlarından biri olan Dov Weisglass'ın tarif ettiği bir programın
parçasıdır. "Bunun arkasındaki fikir" diyordu Weisglass,
"Filistinlilere diyete sokmak, ancak açlıktan ölmelerine izin
vermemektir." Bu hiç de yakışık almazdı.

Plan itina ile uygulandı. Sara Roy akademik çalışmalarında buna bol
miktarda kanıt sağladı. Yakın zamanda İsrailli insan hakları örgütü
Gisha yıllar süren çabalardan sonra, hükümetin diyet planlarının
ayrıntılarını ve bunların nasıl uygulandığının kayıtlarını açıklaması
için bir mahkeme emri çıkartmayı başardı. İsrail'de yaşayan gazeteci
Jonathan Cook bunları şu şekilde özetliyor: "Sağlık yetkilileri
Gazze'nin 1,5 milyon sakini için yetersiz beslenmeye neden olmayacak
minimum kaloriyi hesaplıyor. Sonra da bu rakamlar İsrail'in her gün
Gazze'ye girmesine izin verdiği yiyecek yüklü kamyon sayısına tercüme
ediliyor: günde ortalama 67 kamyon. Bu sayı mimimum gıda
gereksiniminin yarısından azdır. Oysa kuşatma başlamadan önce 400'den
fazla kamyonun girmesine izin veriliyordu." BM yetkililerinin
bildirdiğine göre bu tahminler bile oldukça bonkör tahminler.

Ortadoğu üzerine çalışan akademisyen Juan Cole'un gözlemlerine göre
dayatılan bu diyetin sonuçları ortadadır: "Gazze'de yaşayan 5 yaşın
altındaki çocukların yüzde 10'unun büyümesi yetersiz beslenme
nedeniyle sekteye uğramıştır. Bunun yan ısıra anemi (kansızlık)
oldukça yaygındır ve okul öncesi yaştaki çocukların üçte ikisini,
okula giden çocukların yüzde 58.6'sını, ve hamilelerin üçte birinden
fazlasını etkilemektedir." ABS ve İsrail yalnızca hayatta kalmaya
çalışmanın ötesinde bir beklenti olmamasını garanti altına almaya
çalışıyor.

"Şunu akılda tutmak gerekir ki" diyor Raji Sourani, "işgal ve mutlak
yalıtım özelde Gazze'de yaşayanların, genelde tüm Filistinlilerin
sahip olduğu insan onuruna karşı devam eden bir saldırıdır. Filistin
halkını sistematik olarak küçük düşürme, aşağılama, yalıtma ve
parçalamadır." Bu sonuç diğer kaynaklar tarafından da teyit
edilmiştir. Dünyanın önde gelen tıp dergilerinden Lancet'te burayı
ziyaret eden Stanford'lu bir doktor, tanık olduğu şeylerden dehşete
düşmüş bir şekilde Gazze'yi "insan onurunun olmadığı durumu
gözlemlemek için bir laboratuar" olarak tasvir etmektedir. Bu şartlar
altında yaşamanın insanın fiziksel, ruhsal ve toplumsal refahı için
"harap edici" sonuçları olduğunu söylemektedir. "Havadan sürekli
olarak izlenmek, kuşatma ve yalıtma yoluyla topluca cezalandırılmak,
evlere ve haberleşme hatlarına girilmesi, yolculuk etmek, evlenmek, ya
da çalışmak amacıyla seyahat etmenin kısıtlanması Gazze'de onurlu bir
yaşam sürmeyi zorlaştırmaktadır." Arabuşimlere kafalarını
kaldırdıklarında iyi bir ders vermek gerekir.

İsrail'e Batı destekli Mübarek diktatörlüğü kadar köle olmayacak
Mısır'daki yeni Mursi hükümetinin kapana kısılmış Gazeliler için
doğrudan İsrail denetiminde olmayan tek çıkış olan Refah sınır
kapısını açabileceği yönünde umut belirmişti. Kapı yalnızca aralandı,
ancak pek de açılmadı. Gazeteci Leyla Haddad, Mursi sayesinde kapının
açılmasının "yalnızca geçmişteki statükoya dönmekten başka bir şey
olmadığını" yazmaktadır: "yalnızca İsrail tarafından verilen kimlik
kartları taşıyan Gazzeliler sınırı geçebilmektedir." Bu durumda
el-Haddad'ın ailesi de dahil olmak üzere Filistinlilerin çoğunluğu bu
haktan yararlanamamaktadır, çünkü her ailede yalnızca bir kişinin
kimlik kartı vardır.

"Dahası" diye devam etmektedir el Haddad "sınırdan geçmek Batı
Şeria'ya sizi ulaştırmıyor ve İsrail denetimi altındaki sınır
kapılarında kısıtlanmış olan ve inşaat malzemeleri ve ithal mallara
uygulanan yasaklamalara tabi olan malların geçişine olanak da
tanımıyor. Refah sınır kapısının sınırlı bir şekilde açılması,
Gazze'nin ABD-İsrail'in Oslo Anlaşmalarının öngördüğü yükümlülüklerini
ihlal eder bir biçimde denizden ve havadan kuşatma altında olduğu ve
Filistinlilerin [işgal altındaki toprakların] geri kalan
bölgelerindeki kültürel, ekonomik ve akademik başkentlerinden
yalıtılmış olduğu" gerçeğini değiştirmemektedir.

Bunun etkileri acı bir şekilde görülmektedir. Khan Yunis hastanesinde
ameliyathane şefi de olan müdür, ameliyat aletlerinin olmadığı gibi
acı çeken hastalar için bile ilaçlarının olmadığını, bu durumun
doktorları çaresizlik, hastaları da acı içinde bıraktığını öfke ve
hiddetle anlatıyor. Kişisel hikayeler, zalim işgalin edepsizliğine
karşı duyulan tiksintiyi daha da canlı hale getiriyor. Bu örneklerden
biri genç bir kadının tanıklığı. Bu genç kadın mülteci kampında bir
yüksekokul derecesine sahip olacak ilk kadın olarak babasının gurur
duymasını sağlamak için çalışıyormuş. "Babam altı ay kanserle
boğuştuktan sonra 60 yaşında vefat etti. İsrail işgali, tedavi için
bir İsrail hastanesine gitmesine izin vermedi. Eğitimimi, iş hayatımı
ve kendi özel hayatımı askıya almak zorunda kaldım ve gidip babamın
yatak ucunda bekledim. Bir doktor olan ağabeyim ve bir eczacı olan kız
kardeşim ile oturup hep birlikte elimizden hiçbir şey gelmeden
umarsızca onun acı seyretmesini seyrettik. Babam 2006 yazında Gazze'ye
uygulanan insanlık dışı abluka sırasında tıbbi yardıma çok kısıtlı bir
erişim halinde öldü. Düşünüyorum da, güçsüz ve umarsız hissetmek sahip
olunabilecek en öldürücü duygular. İnsanın ruhunu öldürüyor ve kalbini
kırıyor. İşgale karşı savaşabilirsiniz, ama güçsüzlük duygusuna karşı
savaşamazsınız. Bu duyguyu başınızdan bile savamazsınız."

Edepsizliğe karşı duyulan tiksintiye suçluluk duygusu eşlik ediyor:
çekilen acılara son vermek ve Samidinlerin hak ettikleri barış ve onur
içinde yaşamalarına izin vermek bizim elimizde.

Noam Chomsky Gazze'yi 25-30 Ekim 2012 tarihleri arasında ziyaret etti.


Türkçesi: http://www.bgst.org/keab/nc20121119.asp

Kaynak: http://chomsky.info/articles/20121104.htm
________________________________________
A - I n f o s Anartistlerce Hazyrlanan, anartistlere yonelik,
anartistlerle ilgili cok-dilli haber servisi
Send news reports to A-infos-tr mailing list
A-infos-tr@ainfos.ca
Subscribe/Unsubscribe http://ainfos.ca/cgi-bin/mailman/listinfo/a-infos-tr
Archive http://ainfos.ca/tr


A-Infos Information Center