A - I n f o s
a multi-lingual news service by, for, and about anarchists **

News in all languages
Last 40 posts (Homepage) Last two weeks' posts

The last 100 posts, according to language
Greek_ 中文 Chinese_ Castellano_ Català_ Deutsch_ Nederlands_ English_ Français_ Italiano_ Polski_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Trk�_ The.Supplement

The First Few Lines of The Last 10 posts in:
Greek_ 中文 Chinese_ Castellano_ Català_ Deutsch_ Nederlands_ English_ Français_ Italiano_ Polski_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Trk�
First few lines of all posts of last 24 hours || of past 30 days | of 2002 | of 2003 | of 2004 | of 2005 | of 2006 | of 2007 | of 2008 | of 2009 | of 2010 | of 2011

Syndication Of A-Infos - including RDF | How to Syndicate A-Infos
Subscribe to the a-infos newsgroups
{Info on A-Infos}

(tr) Modern Hukukun "Evrensel" Anlamı ve Devletle İlişkisi Üzerine / Ramazan Kaya

Date Fri, 25 Mar 2011 21:03:38 +0200


"Evrensel" İnsan Hakları ve Hukuk, Kimin Hakları ve Hukukudur?
"İki yüzyıl sonra Aydınlanma geri dönmektedir. Ancak hiç de Batı'nın
mevcut olanaklarını ve özgürlüklerini kavramının bir yolu olarak
değil. Ama sınırlarının ve kötüye kullandığı iktidarının
sorgulanmasının bir yolu olarak. Aklın despotik Aydınlanma olarak
sorgulanması için" [Foucault]
Batının modern toplum modelinden ve değerlerinden farklı bir toplum
modeli veya değeri savunmak, sürekli geri kalmışlığın bir ifadesi veya
"modern - öncesi" bir aşamada kalmışlığın göstergesi olarak
sunulmuştur. Batılı olmayan başka aydınlanmaların ve modernleşme
süreçlerinin olduğunu, rasyonalite ve ahlak üzerinde mutlak tekelini
kurmuş "emperyal özne" Batıya kabullendirmek her zaman zor olmuştur.
"Ahlak, Kant'tan beri rasyonel uyuşmazlığa yer olmayan bir evrensel
buyruklar alanı olarak sunuldu. Bu, bana göre, dünyanın kökten çoğulcu
niteliğinin ve değerlerin indirgenemez çatışmasının farkına varmaya
engel olmaktadır"[1] Modern Batı'nın tarihine ve belli bir toplumsal
gelişim düzeyine tekabül eden ahlaki ve politik değerleri, kültürel ve
coğrafik farkları yadsıyarak "evrensel" norm haline getirmek Batı'nın
başka toplumları medenileştirme misyonunu meşrulaştırmış, bu da
fetihçi failin başka toplumlar üzerinde kurduğu hegemonyayı uzun süre
görünmez kılmayı başarmıştır. Aynı hegemonyanın izlerini insan hakları
mevzusunda da takip etmek mümkündür. İnsan haklarının "evrensel"
olduğu vurgusu, belli uygulamaların ve yaptırımların Batı'nın kurumsal
normlarına uyması gerektiğini varsayan örtük bir emperyal politikadır.
Günümüzdeki neo-liberal projenin temel inancı, insan haklarının
evrenselleştirilmesinin başka toplumların Batılı liberal demokratik
kurumları benimsemesini gerektirdiğidir. Oysa "insan haklarının
"evrenselliği" meselesinin kendisi, insan haklarının Batılı, belli bir
kültüre özgü bir mesele olduğuna işaret etmekte ve insan haklarını
kültürel bir sabit olarak sunmayı imkânsızlaştırmaktadır"[2]. İnsan
hakları mefhumunun Batılı hegemonyanın empoze edilmesinin bir aracı
olmaması için, insan hakları fikrinin çoğul formülasyonları
olabileceğini kabullenmek, insan haklarının siyasal niteliğini ön
plana çıkarmayı gerektirmektedir. İnsan haklarına dair tartışmayı
(Batı'nın tanımladığı) ahlak ve rasyonalitenin buyruklarının tek meşru
kıstasları oluşturduğu tarafsız bir saha üzerinde gerçekleşiyormuş
gibi tahayyül etmek bu hegemonyanın görünmez tuzaklarına
yuvarlanmaktır. İnsan hakları "evrensel" olarak kavrandığı müddetçe bu
Batı'nın dünyanın geriye kalanına empoze ettiği ve dolaysıyla her
türlü etnik, ekonomik ve kültürel çatışmayı tetikleyen sonuçlar
yaratmaya mahkûmdur. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi'ndeki orta
sınıf beyaz erkeği referans alan soyut insanının; cinsiyetçi,
Avrupa-merkezli ve devlet odaklı karakteri madun siyasetler tarafından
her geçen gün daha çok sorgulanmaktadır. "Liberal evrenselciliğin bir
dışlanmış ötekiler tarihi içermekle kalmayıp -heteroseksüel ve
ataerkil aileler, sermaye ve "beyazlık vasfı" minvalli- kendisine has
normatif bir içeriğe de sahip olduğunun anlaşılmasıyla birlikte,
liberalizmin, kendi özgürlük ve eşitlik alanını giderek genişlettiği,
hak sahipliğinin ve soyut bireyliğin faydalarını gün geçtikçe daha
fazla dünya halkını kapsayacak şekilde yaygınlaştırdığı yollu klasik
hikâyesinin güvenilirliği sarsılmaktadır"[3]. Eşit ekonomik ve siyasal
dengelere dayanmayan küresel arenada belli hegemonik aktörlerin almaya
çalıştıkları kararları, tüm ulusların ve toplumların temsiliyle
gerçekleşen insanlığın ortak menfaatini yansıtan kararlar olarak
gösterilmesi tam bir aldatmacadır. Eşit söz ve karar hakkının olmadığı
küresel siyaset platformlarında, hangi kararların alınıp, hangilerinin
alınmayacağı, hangi devletlerin demokratik, hangilerinin
anti-demokratik olduğunu belirleyen politik ve ekonomik çerçevelerin
neler olduğunu, hangi değer ve kurumların merkez alındığını biliyoruz
artık. Ayrıca kimi devletlerin demokratik niteliğine kim ve hangi
demokratik kıstaslarla karar vermektedir sorusu tek kutuplu dünyanın
eşitsiz güç dağılımını ortaya seren ve alınan kararların emperyal
odakların lehine kararlar olduğuna kuşkuya yer bırakmamaktadır.
Örneğin bir Ortadoğu ülkesindeki idam cezaları o ülkeye belli ekonomik
ve siyasal yaptırımlar uygulama sebebiyken, Birleşik Devletlerin
"demokrasi düşmanı" şer odaklarını dize getirme operasyonları, halk
katliamlarıyla sonuçlanan askeri müdahaleleri, Guantanamo kampındaki
vahşet, 'Üçüncü Dünya' ülkelerindeki barbarları medenileştirme
politikası olarak uluslar-arası hukukta kabul görebilmekte, bu
ihlaller sessizce geçiştirilebilmektedir. Hangi toplumda temel ihlalin
ne olduğu veya ihlallerin öncelikler sıralaması yine liberal
özgürlükler çerçevesinde ele alınmakta, bu ihlallerin sosyo-ekonomik
boyutu yok sayılarak toplum mühendislerinin belli kurumsal veya
ekonomik reformlarla bu ihlalleri engelleyebileceği öngörülmektedir.
Toplumda verili olan sınıfsal, etnik, kültürel ve cinsiyet temelli
eşitsizliklerin maddi ve politik temellerine dokunmadan, toplumsal
gövdenin belli yaralardan ve şiddet mikroplarından temizlenmesi
liberal politik vizyonunun çözüm reçetesi olarak empoze edilmeye
çalışılmaktadır. Siyaset sahnesi, ya politik çatışmalardan
arındırılmış ahlaki bir dizgeyle kurulmakta ya da belli siyasal
çatışmaların temsili politikalar aracılığıyla kamusal yaşamda görünür
olmayı başardığı, kamusal yaşamı renklendirdiği, devlet-merkezli bir
politik tahayyülün sığ sularına çekilmektedir. Oysa politika tam da
devletin ve kapitalizmin yarattığı toplumsal çatlaklardan türeyen
belli siyasal öznelerin kolektif bir öznellik etrafında devlete ve
kapitalizme mesafe alarak kendi politik sahnesini kurma mücadelesidir.
Devletin ve kapitalizmin sınırlarını çizdiği bir politik sahnede
oynamak değildir.


Devlet ve İnsan Hakları

"İnsan hakları, sahip oldukları haklara sahip olmayıp sahip
olmadıkları haklara sahip olanların haklarıdır"
[Jacques Ranciére]

Hukuk denilen yönetim teorisinin bir yaptırım gücüne dönüşebilmesi
devletin iktidarını zorunlu kılmaktadır. Sınırları çizilmiş bir
hukuksal prosedürün nasıl uygulanacağına, hangi şartlar altında hukuk
dışına çıkılacağına, hangi durumların tüm hukuku rafa kaldırıp
"istisna hali"ni gerektiren hukuk dışı uygulamaları gerektirdiğine
devlet elitleri karar vermektedir. Bu da bireyle devlet arasındaki
asimetrik iktidar ilişkisinin ne tür bir "evrensel" güvenceye bağlı
olduğunu, bireysel özgürlüğün ve can güvenliğinin devlet erkinin
siyasal ve ekonomik krizlerine endeksli ve her an tek taraflı olarak
bozulabilecek bir sözleşme olduğuna işaret etmektedir. Devletin devasa
şiddet tekeline karşı hiçbir hukuksal normun işlerlik kazanmadığı,
devletin kriz olarak tanımladığı kimi eşiklerin, soykırım ve kanlı
cinayetlerle nasılda kolayca aşıldığını iktidarların zulüm tarihinden
iyi biliyoruz. Hem her türlü insan hakkı ihlalinin en büyük sebebi
olup hem de tüm insan haklarını güvenceye kavuşturan bir yapı olduğunu
iddia etmek, devletin varoluş gerekçeleriyle çelişmektedir. Modern
ulus-devlet egemenliğinin temel dayanaklarından biri, hem ulusal
sınırlar içinde hem de diğer uluslara karşı meşru şiddet uygulama
tekelidir. Ulusal sınırlar içinde şiddet kullanması yasal ve meşru
olan yegâne toplumsal aktör devlettir, diğer bütün toplumsal veya
bireysel şiddet türleri gayri meşru veya suçtur. Devlet, kontrol
ettiği şiddet tekeli sayesinde bireyin veya toplumsal grupların
kullandığı şiddete "suç", kendi uyguladığı şiddete ve cezalandırma
pratiklerine hukuk veya yasa diyen devasa bir suç örgütüdür veya kendi
dışındaki hiçbir gücün şiddet kullanma hakkını meşru görmeme
örgütlenmesidir. Modern hukukun özü, bireyi hukuku yok edecek bir
tehlike olarak görerek, bireyin elindeki tüm şiddet araçlarına el
koymasıdır. Hukuk denilen yönetim teorisi son kertede, devletin
suçlarını meşrulaştıran, düzenleyen ideolojik bir kılıftır. "Her
iktidar kendi şiddetini hukukuyla birlikte yaratır. Burada şiddet,
düzen kurma ve hukukun doğrudan aracı konumundadır. Kendisini adil ve
meşru gören her kurma edimi, gerekli bir araç olarak şiddetten
yararlanacaktır. Şiddet amaca hizmet ettiği sürece meşru ve
adildir"[4]. Ayrıca toplumsal yapı içindeki güç konumlarımızın
eşitsizliği, devletin hukuku önünde eşitlik sağlanmasını da her daim
imkânsız kılıyor.

Devletlerin, belli bir kriz veya tehditle kesintiye uğrayan toplumsal
işleyişin devamını sağlamaya yönelik yasasızlığı veya boşluğu hâkim
kıldıkları "istisna hali" Agamben'e göre günümüzde sürekli bir hal
almış durumdadır. Yani yasasızlık veya boşluk artık normal bir durum
haline gelmiştir. İstisna halini tanımlayan özellikler olarak
yasasızlık, hukuk-dışılık bir yasaya ve hukuka dönüşmüş durumdadır.
Günümüzde "Küresel iç savaş olarak tanımlanan durumun durdurulamaz
ilerleyişi karşısında, istisna halinin çağdaş siyasette egemen yönetim
paradigmasına dönüşme eğilimi her geçen gün artmaktadır"[5] Savaş
halinin kalıcı bir küresel duruma dönüşmüş olması, demokrasinin askıya
alınmasını istisna hali olmaktan çıkarıp normal hale getirmiştir.
Geçmişte savaş yasal yapılar tarafından düzenlenirken, günümüzde savaş
kendi yasal çerçevesini kurmak ve dayatmak suretiyle düzenleyici hale
gelmiştir. Agamben devletin hukuk düzeninin barındırdığı hukuk-dışılık
veya hukuki boşluk arasındaki ilişkiye yönelik çok yaşamsal sorular
sormaktadır:"İstisna halinin temel niteliği, hukuki düzenin (bütünsel
ya da kısmi olarak) askıya alınması ise, bu askıya alma nasıl olurda
yasal düzen içinde yer alabilir? Nasıl olurda hukuki düzen içinde bir
yasasızlığa yer verilebilir? Bunun aksine, istisna hali, yalnızca
fiili ve bu niteliğiyle yasaya yabancı ya da onunla çelişik bir durum
ise, düzenin tam da belirleyici durumu ilgilendiren bir boşluğu
içermesi nasıl mümkün olur?"[6] Bu sorulardan çıkarılabilecek temel
cevap, devlet egemenliğinin hukuk tarafından düzenlenmiş yetki ve
sınırlarının, yine devletin karar verdiği siyasal veya ekonomik
tehditler karşısında kolayca ihlal edilebilecek sınırlar olduğudur.
Her hukuksal güvence, devletin varlığını güvence altına almaktır ve
devletin varlığının tehlikede görüldüğü durumlarda aşılmayacak
hukuksal sınır ve rafa kaldırılmayacak demokrasi yoktur. Agamben'e
göre ''Batının siyasal modeli Şehir değil Toplama Kampı'dır. Atina
değil Auschwitz'dir'' Toplama kampı modern siyaset ve hukukun doğasını
anlamak için en mükemmel ve belki de en korkunç "alan" olarak
değerlendirilebilir. Kamplar; "yeryüzü tarihinin en mutlak insalıkdışı
koşullarının gerçekleştirildiği yerlerdir. Toplama kampları, yine
Agamben'in işaret ettiği üzere, "istisna durumunun kurala dönüşmeye
başladığı zamana açılan mekânlardır". Kamp, varsayılan bir tehlike
nedeniyle hukukun askıya alınmasının sürekli bir mekânsal düzenlemeye
dönüşmüş halidir. Kuraldışı duruma karar veren egemen, hukuk ve olgu
arasındaki dolayımı ortadan kaldırır. Kampta yalnızca hukukun askıya
alınması değil, yasa ve gerçekliğin birbirinin yerine geçmesi söz
konusudur. Agamben'in tespitiyle, kampın amacı istikrarlı bir
kuraldışı durum yaratmaktır. Kamplarda, kural ve kuraldışı, meşru ve
gayri-meşru, hukuki ve hukuk dışı türünden kavramların hiçbir
anlamının kalmadığı bir belirsizlik hâkimdir.

Tarihin önemli bir kesitine hâkim olan aydınlanma mitlerinden biride,
modern uygarlık sürecinin bireydeki doğal cinsel ve şiddet dürtülerini
evcilleştirerek toplumdaki kontrolsüz eğilimlerin ortadan kalkacağı
bir uygar dünyanın yaratılacağı inancıydı. İnsanlığın düşe kalka bir
şekilde, özgürlük, eşitlik, refah, rasyonalite ve barışa doğru
ilerlediği görüşü on sekizinci ve on dokuzunca yüzyıl boyunca hâkimdi.
"Hegel'e göre dünya giderek daha rasyonel, Kant'a göre daha barışçıl,
Painé'e göre doğal hukuk ilkelerine daha sadık, Tocqueville'e göre
daha eşitlikçi, Mill'e göre daha özgür ve aklını kullanmaya daha
yatkın, Marx'a göre ise muhtemelen bu saydıklarımızın hepsini kapsayan
bir hal almaktaydı"[7]. Şiddet, çoğunlukla modern öncesi toplumların
sorunlarını haletmek için başvurdukları ilkel bir araç olarak
görülüyordu. Oysa tam tersine "şiddetin önündeki tüm bentleri aşarak
gürül gürül çağlaması modernite eksikliğinin değil, tersine
modernitenin devasa başarısının sonucudur. Modern bilim kaçınılmaz
olarak atom bombasını yaratacaktı, devlet bürokrasisi kaçınılmaz
olarak soykırımın hizmet sektörüne dönüşecekti, otoriter toplumsal
karakter kaçınılmaz olarak kitle katliamcısına evrilecekti. Araçsal
akıl, Auschwitz ve Hiroşima'da kendini bulmuştur"[8]. Modern toplum
tarihi içinde gerçekleşen soykırımlar, toplu katliamlar, toplama
kampları modern toplum ilkelerinden bir sapma veya kısa süreli siyasal
patolojiler olarak görülmüştür. Oysa bu insan yapımı cehennemler, bu
barbarlık hıçkırıkları tam da modern uygarlık içinde kesişen bazı
gelişmeler sayesinde ancak mümkün olabilirdi. Devletin ele geçirdiği
kontrolsüz şiddet tekeli, toplum mühendislerinin dikensiz gül bahçesi
yaratma arzuları ve siyaset dışı güç kaynaklarının, toplumsal
özyönetim kurumlarının adım adım çökertilmesi soykırıma giden yolları
kısaltmıştır. "Holocaust, kökü tümüyle kurutulmamış modernlik öncesi
barbarlık kalıntılarının mantıkdışı bir taşma olayı değildi. O,
modernlik evinin meşru bir sakiniydi, başka bir evi kendi yuvası
olarak kabul edemezdi"[9]. Toplumun, toplum mühendisleri tarafından
yönetilecek, kontrol altında tutulacak ve yeniden üretilecek bir nesne
veya şiddet yoluyla düzenlenecek bir bahçe (özen gösterilecek kültür
bitkileri ve yok edilecek yabani otlar olarak) olarak görülmesi
Holocaust'u hazırlayan siyasal meşruluğun kaynaklarıdır. Bahçe ve
bahçıvanlık benzetmesi modern toplum modelinin kuruluş biçimini
anlamada Bauman'ın merkezi argümanlarını oluşturur. Modern
soykırımlar, etnik temizlikler, toplama kampları modern aklın bir
cinnet anında işlediği günahlar değildi, kusursuz toplum taslağına
uygun bir toplumsal düzeni sağlamaya çalışmak anlamına gelen sosyal
mühendisliğin doğal sonuçlarıydı. Bauman'a göre modern toplum
mühendisleri; toplumu, yabani otlardan arındırılması gereken kusursuz
ve verimli bir bahçe olarak görmekteydiler. "Bahçe tasarımı yabani
otlarını belirlediğine göre bahçe olan her yerde de yabani ot
olacaktır ve yabani otlar yok edilmelidir. Yabani otlardan arındırma
yıkıcı değil yapıcı bir etkinliktir. Kusursuz bir bahçenin yapılması
ve korunması işinde bir araya gelen diğer etkinliklerden tür olarak
farklı değildir. Toplumu bahçe gibi gören tüm görüşler toplumsal doğal
ortamın bazı bölümlerini yabani otlar olarak nitelerler. Bunlar, diğer
yabani otlar gibi ayrılmalı, kısıtlanmalı, yayılmaları önlenmeli,
yerinden çıkarılmalı ve toplum sınırlarının dışında tutulmalıdır; tüm
bu yollar yetersiz kalırsa öldürülmelidir"[10]. Modern soykırımların
kahramanları (Hitler, Stalin) işgal ettikleri bir ülkeyi ele geçirip
sömürgeleştirme amacıyla insanları katletmemişlerdir. Onlar
işledikleri cinayetleri genellikle hiçbir insanca duygu taşımaksızın,
vurdumduymaz ve mekanik bir tarzda yerine getirmişledir. Ölenlerin
temel günahı bu zihinlerde oluşturulan kusursuz toplum imgesine bu
insanların şu ya da bu sebeple uymamalarıydı. Bu bakımdan onların
öldürülmeleri yıkıcı bir iş değil yapıcı bir iştir. Tüm bu insanlar
nesnel olarak daha iyi, daha verimli, daha ahlaklı bir insanlık
dünyası kurulabilsin diye yok edilmişlerdir!

Auschwitz'i, Hiroşima'yı, Gulag'ı, Guantanamo'yu, Bağdat'ı, Şırnak'ı,
Gazze'yi doğuran ideoloji ve sistem olduğu gibi yerinde duruyor. Buda
devletin sahip olduğu savaş makinası sayesinde bu ölüm yürüyüşünü
istediği zaman başlatabileceği anlamına gelmektedir. Uygarlaşma
sürecinde değişen tek şey, şiddetin kullanıldığı yerin ve onu
kullanacakların değiştirilmesidir. Şiddetin varlığına son verilmemiş,
yalnızca gözden uzaklaştırılmıştır. Yani dar bir sınırla çevrili ve
özele indirgenmiş kişisel deneyimin seyir yerinden görülemez olmuştur.
Küresel iç savaş çağında, "Savaş bir biyo-iktidar rejimi, yani sadece
nüfusu kontrol etmeyi değil toplumsal yaşamın tüm yönlerini üretme ve
yeniden üretmeyi amaçlayan bir idare biçimi haline gelmiştir"[11].
'İmparatorluk'un küresel savaş makinasının hiçbir hukuk tanımayan,
hiçbir meşruluk kaynağı olmayan "istisna hali" uygulamalarını, insan
hakları ihlallerini Irak'ta, Filistin'de, Bosna'da, Afganistan'da ve
Kürdistan'da yaşamış bir nesil olarak devletlerin belirlediği hukuk
sisteminin dışında toplumsal güvenceler oluşturmamız gerektiği en
çıplak haliyle ortadadır. Devletle birey arasındaki eşitsiz şiddet
gücünü dengeleyen, devletin şiddet fırtınası karşısında atomize olmuş
ilişkilerin çaresizliğiyle kurban rolüne razı olmamak için belki de
küçük ölçekli ve hiyerarşik olmayan gönüllü kolektif şiddet
örgütlenmeleri yaratmak gerekiyor. Devlet şiddetine hazırlıklı, bu
şiddeti bertaraf etme tekniklerini bilen bir örgütlenme olmadan ölüm
makineleri karşısında toplama kamplarına götürülmek için sırasını
bekleyen kurbanlar olmaktan kurtulamayız. Toplumu gittikçe şiddet
kullanma potansiyelinden arındırmaya çalışan, ancak kendi şiddet
araçlarını ve sınırlarını teknolojinin sınırsız desteğiyle sürekli
arttıran ve genişleten devlet şiddeti karşısında, "ben her türlü
şiddete karşıyım" türünden bir sinik politikanın üzerine yeniden
düşünmek gerekmektedir. Devletin merkezi varlığını ve sahip olduğu
şiddet tekelini emerek etkisiz kılacak özgür alanlar ve mikro siyasal
birimler tesis etmek zorundayız. Anarşist mücadele geleneğinin ortaya
koyduğu, federalizm, komün, otonom, özgür belediyecilik gibi
örgütlenme modelleri devletin kontrol edilemez iktidarına karşı önemli
örgütlenme modelleridir. Her türlü siyasal kararı ve yaşam ilkesini
orada yaşayan insanların ürettiği, gücün ve şiddetin kontrol altında
tutulduğu, hukuku gerektirmeyen bir öz yönetim politikası bu şiddet
cehenneminden çıkışın tek kapısı olarak görünmektedir.
Devletle hukuk arasındaki yapay bağı kesecek temel eylem, özgür
öznelerin anti-otoriter ve modern egemenlik araçlarını ateşe
verecekleri bir devrimdir.

Dipnotlar

[1] Siyasal Üzerine, Chantal Mouffe, syf: 140, İletişim Yayınları
[2] Mouffe, syf, 144
[3] Tarihten Çıkan Siyaset, Wendy Brown, syf: 21, Metis Yayınları
[4] Şiddetin Eleştirisi Üzerine, syf: 265, Hazırlayan: Aykut Çelebi,
Metis Yayınları,
[5] İstisna Hali, Giorgio Agamben, Otonom Yayınları, syf: 11
[6] Agamben, syf: 33
[7] Tarihten Çıkan Siyaset, Wendy Brown, syf: 17, Metis Yayınları
[8] Wolfgang Sofsky, Dehşetli Zamanlar: Amok, Terör ve Savaş, syf: 70,
İletişim Yayınları
[9] Modernite ve Holocaust, Zygmunt Bauman, syf: 33, Versus Yayınları
[10] Modernite ve Holocaust, Zygmunt Bauman, syf: 129 -130, Versus Yayınları
[11] Çokluk, İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, syf: 30, M. Hart
& A. Negri - Ayrıntı Yayınları


Kaynakça

1) Siyasal Üzerine, Chantal Mouffe, Çeviren: Mehmet Ratip - İletişim Yayınları

2) Tarihten Çıkan Siyaset, Wendy Brown, Çeviren: Emine Ayhan - Metis Yayınları

3) Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Hazırlayan: Aykut Çelebi - Metis Yayınları

4) İstisna Hali, Giorgio Agamben, Çeviren: Kemal Atakay - Otonom Yayınları

5) Dehşetli Zamanlar: Amok, Terör ve Savaş, Wolfgang Sofsky, Çeviren:
Dilek Zaptçıoğlu - İletişim Yayınları

6) Modernite ve Holocaust, Zygmunt Bauman, Çeviren: Süha Sertabiboğlu
- Versus Yayınları

7) Çokluk, İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi - Çeviren: Barış
Yıldırım - M. Hart & A. Negri - Ayrıntı Yayınları


Ramazan Kaya


[Kaynak: http://necayev.blogspot.com/2011/03/modern-hukukun-evrensel-anlam-ve.html
Bu makale Ocak-Şubat-Mart 2011 tarihli Dipnot dergisinin 4. sayısında
yayımlanmıştır.]
________________________________________
A - I n f o s Anartistlerce Hazyrlanan, anartistlere yonelik,
anartistlerle ilgili cok-dilli haber servisi
Send news reports to A-infos-tr mailing list
A-infos-tr@ainfos.ca
Subscribe/Unsubscribe http://ainfos.ca/cgi-bin/mailman/listinfo/a-infos-tr
Archive http://ainfos.ca/tr


A-Infos Information Center