A - I n f o s
a multi-lingual news service by, for, and about anarchists **

News in all languages
Last 40 posts (Homepage) Last two weeks' posts

The last 100 posts, according to language
Castellano_ Deutsch_ Nederlands_ English_ Français_ Italiano_ Polski_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Trk�_ The.Supplement

The First Few Lines of The Last 10 posts in:
Castellano_ Deutsch_ Nederlands_ English_ Français_ Italiano_ Polski_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Trk�
First few lines of all posts of last 24 hours || of past 30 days | of 2002 | of 2003 | of 2004 | of 2005 | of 2006 | of 2007 | of 2008 | of 2009

Syndication Of A-Infos - including RDF | How to Syndicate A-Infos
Subscribe to the a-infos newsgroups
{Info on A-Infos}

(tr) Kürdistan'da Anarşist Olmak veya Eve Dönüşün İmkânsızlığı...

Date Thu, 19 Nov 2009 09:07:52 +0200


"Kürdistan'da Anarşist Olmak veya Eve Dönüşün İmkânsızlığı..." / Ramazan Kaya
Birikim Dergisi'nin Ekim 2009 sayısında yayımlanmıştır
"Evsizlik dünyanın kaderi olmaya doğru gidiyor"
[Martin Heidegger]
Erken öten galya horozuyduk, anti-sömürgeci direnişin kurtuluşu ve
özgürlüğü vaat ettiği bir şafakta. Devletlû olma duygusunu doyasıya
hiçbir zaman yaşayamamış bir halkın gövdesinden kopmuş birkaç
"delinin" otoritenin kuyusuna, devletsiz bir dünyadan yana taşlar
atması anlaşılır gibi değildi doğrusu. Kâh Kürtlerin kafası bulanmış
haylaz çocukları olarak geçiştirildik, kâh devrimin ilk olarak
yiyeceği "lanetli" çocuklar olarak damgalandık, kimi zamanda yerel
otoritelerin siyasal öfkesini kabartan "vatan hainleri" olarak
susturulmaya çalışıldık. Ya politik koroya dâhil olacaktık, ya da sesi
kıstırılmış marjinaller olarak toplumun tenha kıyılarında yaşamaya
razı olacaktık. Nede olsa devrime giden yolda, saf dışı kalanların
kaderi devrimin postalı altında kalmaktan geçiyordu. Üçüncü bir taraf
olmak, sömürgeci güçlerin oyununa gelmekti! Her politik eğilime devrim
sonrası kurtarılmış o "özgür ülke"de yer vardı ancak. Oysa bizim için
sorun tam da verili politik hedefler ve araçların o meşum özgürlüğü
herkes için sağlayamayacağı iddiasıydı. Tüm eşitsizlik ve baskı
türlerinin üstünü örten ulus denilen "hayali cemaat"in ağır paltosu
altında soluksuz kalmıştık. Tikel yalnızlığımızı dillendirecek bir
ses, toplum denilen tahakkümcü birlikteliğin ruhumuzda açtığı yara
bereleri saracağımız bir koyak arıyorduk. 'Kara' bahtımıza, karamsar
ruhumuza, kara düşlerimize zaten aşina, karamı kara Anarşizm çıkmıştı.
Peki, biz anarşizmin özgür çağlayanına hangi suları, hangi sarp
yolları dolanarak varmıştık? Aydınlanma çağının mesihvari kurtuluş
ilkeleriyle beslenmiş siyasal geleneklerin zembereğinden fışkırmış
Marksist Solun dizi dibinde büyümüş çocuklardık. Kabul görmemiz
gereken hatta dayatılan politik menzil belliydi: "Ya toptan
kurtulacaktık ya da toptan yok olacaktık". Sömürgeci iktidarlarca
kuşatılmış bir coğrafyada, bütün toplumsal ve bireysel eşitsizliklerin
bir tek müsebbibi vardı: sömürgeci devletler. "Devrim" denilen heyula
Kürdistan dağlarının üzerinde dolaşıyordu bu kez, kahramanların ve
ütopyaların öldüğünün muştulandığı bir çağda. Özgürlük rüyamız
"kimliğin" renklerine boyanmıştı artık. "Biz" ile "Onların" kesişmeyen
noktaları üzerine inşa edilmiş bir politik tahayyülün militanları
olmalıydık. Dehşetin dokunulabilir olduğu, dile getirilemez acıların
devlet karanlığına gömüldüğü o "yitik ülke"de kimliksiz ve mülkiyetsiz
çocukların düşlerine "tarih meleği" olmak, kartopunun kısa sürede bir
çığa dönüşmesini beraberinde getirmişti. Bir tarihimiz ve sınırları
çizilmiş bir vatanımız yoktu görünürde. Oysa geçmiş zamanı
adlandırmak, hükme bağlamak gerekiyordu şimdiki zamanı diriltmek için.

Michel de Certau'ya göre tarih yazımı, Avrupalıların bilinmeyen öteki
ile karşılaşmasından doğmuştu. Avrupa dışındaki dünyaların "keşfi" ve
bunların "Batı"nın fiziksel, ruhsal ve hayali imgesine yerleştirilme
gerekliliği tarih yazımını başlatmıştı. Avrupalı-olmayan toplumlara
ilişkin "enformasyon" toplanması ve bunların çeşitli yollardan
"sınıflandırılma"sı, bu ülke ve halkları denetleme stratejileri olarak
belirlendi. Avrupalı-olmayan toplumları sınıflandırma, kaydetme,
temsil etme, yeniden sunma ve işlemden geçirme doğrultusundaki
kolonyal girişimler genellikle efendiler açısından kavranılamaz olan
dünyalara çekidüzen verme ve bunları emperyal tüketime hazır hale
getirme girişimleriydi. Sömürgeci "öteki"yle (Bu bizim için Türklerdi)
karşılaşmak, onun dünyasına uzak bir zaman ve uzama yerleşmeyi
sağlayacak bir madun tarih anlatısının yazılmasıyla "biz" de çok şükür
tarihli bir halk olmuştuk! Alev Alatlı'nın "Türkler ve Kürtler
şizofren halklardır, biri kendini sürekli tarihte arıyor, diğeri de
kendisine sürekli bir tarih" sözü sanırım yaşadığımız toplumsal
yarılmanın özlü bir özeti gibi duruyor. Üstelik varlığını bugüne
taşımış ve farklılığımızın en somut göstereni olan bir dilimiz de
vardı. Dil önemli bir dirençti. Dil bir sesin, bir ortak geçmişin
çağrılışıdır. Geleneğe itaatin yuvası veya kültürel farkın
kodlanmasıdır. Dil belli bir yerden ve biri adına konuşur, belli bir
uzamı, belli bir ortamı, belli bir aidiyet ve evindelik duygusunu inşa
eder". Tarih, siyasal elitlerin politik hedefleri doğrultusunda her
zaman ekinler gibi biçtiği, harmanladığı, kurguladığı, yeniden okuyup
ve yeniden yazdığı hâkim bir anlatıdır. Dil, bu geçiş sürecinde,
yorumlandıkça ve tercüme edildikçe yeniden hayat bulur. "Benin"
varoluş çabası "ötekini" adlandırmayı ve zihin haritamızda bir yerlere
konumlandırmayı gerektiren bir süreçtir. Adlandırmak ele geçirmektir;
çünkü bizler farklılıkları genellikle, sadece kendi dilimiz, bilgimiz
ve denetimimiz dâhilinde kaldıkları sürece kabul etmeye yanaşırız.
Kördüğüme dönüşmüş, renkli yamalarla tutuşturulmuş "biz" kimdik
sahiden?

"Cennetin duvarları ne kadar yüksek tutulursa, cehennemin uçurumu da o
kadar derinleşir" [G. Agamben]
Kim olduğumuz sorusuna doğru yanıtlar bulma arayışı, hayatımızı uzun
bir süre bir eksiklikler kümesi, bir türev, bir eziklikler cenderesi
olarak yaşamamız demekti. Kemalist modernliğe uyum sağlayamayan
patolojik vakalardık, evdeki kültürle, okuldaki tedrisat arasında
yarılmış bir bilincin algısıyla şekillendi anlam evrenimiz. Kemalizmin
devlet dersinde ya öldürülmüştük ya da ikmale kalmıştık. Evdeki kimlik
çarşıya uymuyordu. "Sömürge toplumlarındaki insanlar, kendilerini
sömürgeci bakış açılarından seyreden yarılmış öznelerdir" gerçeğini,
daha çocuk yaştan itibaren acı bir şekilde deneyimledik. Gençlik
enerjimizin büyük bir kısmı "hiçbir yere" ait olamamanın buhranları
içinde emildi. "Modern Beyaz Türk" gibi yaşamak ve kabul görmek
ideali, esmer tenimizin ve kekeme dilimizin farklılık bariyerlerine
tosluyordu her defasında. İçine dâhil olamadığımız bir çemberin
etrafında dolanıyorduk. "Öteki" ile karşılaşmanın tedirgin
benliğimizdeki etkisi, öfke ile öykünme arasında bir sarkaç gibi
sallanıyordu. "Egemen kimlik söyleminin oluşturduğu üst benlik" bir
kıyaslama çerçevesi olmuş, "onların" gözünden kendimizi tanımlamanın
veya tanımlayamamanın sınır nevrozunu yaşıyorduk bir nevi. Frantz
Fanon, kolonileştirilmiş halkları yalnızca emekleri başkaları
tarafından temellük edilen insanlar olarak değil, "kendi yerel
kültürel özgünlüklerinin katledilmesi ve gömülmesiyle ruhlarında bir
aşağılık kompleksi yaratılmış insanlar " olarak tanımlar. Bizim için
de "Kürtlük", bir an önce aşmamız gereken Türklüğün tarihte kalmış
ilkel halinin resmiydi! Modern Kemalist öznenin, belli bir tarihsel
geçmiş içinde dondurduğu çirkin ve ilkel "öteki"ydik. Bütün
geriliklerimizin, dikiş tutturamamamızın temel sebebi bu ilkel
köklerdeki inatçı ısrardı! Kürdistan'da yaşayan bir birey olarak
sergilediğimiz her olumsuz davranış veya uyumsuzluk emaresi, zaten
hiçbir zaman üstesinden gelemeyeceğimiz kültürel bir özellik olarak
kodlanabiliniyor, sırtımıza kolektif bir günah olarak
yüklenebiliniyordu. Birey olarak yoktuk. Kürtler olarak bilinen,
kuyruklu, kirli, tutucu, inatçı, aksanlı konuşan, kaba bir güruhtuk
sadece! Albert Memmi, "çoğulluk damgası kolonileştirilmiş olanın
kişisellikten soyundurulmasının göstergesidir" der. "Kolonileştirilmiş
olanlar asla bireysel bir tarzda karakterize edilmezler, onların
yalnızca anonim bir kolektiviteye batıp gitmeye hakları vardır".
Sömürgeci bakışın esir aldığı misyoner "eğitimcilerin" dillerinden
düşürmediği, "bunlar böyledir işte, bunlara güven olmaz, bunlar
nankördür, bunlar tembeldir, bunlar her şeyi devletten beklerler
zaten" söylemleri bize ait aşağılayıcı hikâyelerin vazgeçilmez
nitelemeleriydi. "Makul vatandaşın bilinçdışısı, bastırıp ötelediği,
varlığına tahammül edemediği kendi ötekisi"ydik. Bir köksüzlük
duygusuyla savruluyorduk. Postmodern zamanlara yakışır bir metaforla,
farklı dünyalar arasında, yitirilmiş bir geçmiş ile
bütünleştiremediğimiz bir şimdiki zaman arasında kalmışlık duygusu,
öfkemizi bileyen radikal siyasal söylemlerin gönüllü politik öznesi
olmaya yöneltiyordu bizi. "Dünyanın hâkimi olamayışına tahammül
edemeyen bir kendilik, kendi tikelliğini ve sınırlarını
somutlaştırdığı için ötekilerden korkar ve nefret eder ve ötekiliği
her fırsatta kendi modeline dayalı bir kimlik ve aynılığa indirgemeye
çalışır" (Chambers s.48). Geleneğin anavatanından kopmuş ve sürekli
meydan okunan bir kimliği yaşatmaya çalışarak, dört bir yana saçılmış
bir tarihsel miras ile heterojen bir şimdiki zaman arasında sıkışmış
özneler olarak kendimizi hep "evimizde hissetmemiz" bekleniyordu.
Bizleri bildik toprakların güvenliğine kapatan sınır ve kimlikler
birer hapishaneye dönüşmüştü. Belli ve sabit bir evi olmadan gezinen,
dünyanın kavşaklarında ikamet eden "hiç kimse" olarak yaşamak arzusu,
düş gezegenimize bile çok uzaktı.

Derken doksanlı yılların ortasında üniversite öğrencileri olduk,
bölgenin ateş hattında bir cehennemi soluduğu, şiddetin her tarafı
yangın misali yalayıp yuttuğu o karanlık yıllar. "Gerçeğin çölüne"
çıplak ayakla bastığımız, soluksuz bırakan iktidar rüzgârlarına
yenildiğimiz bu yılların teferruatlı bir tarih anlatısını günün
birinde yazmak boynumuzun borcu olarak kala dursun, bu yılların kısa
bir siyasal panoramasını sunmak, arayışlarımızı tayin eden faktörleri
ve süreçleri daha anlaşılır kılacaktır. Kürdistan'daki taşra
üniversitelerinde homojen ve keskin siyasal saflara bölünmüş atmosferi
içinde yalnızlaştıran azınlık duygusuyla, yurtsever devrimcilere
dönüşmek çok da zor olmadı bizim adımıza. Kabaran isyan dalgasının tam
göbeğinde bulduk kendimizi. Yoksul ailelerden gelen; ezik, ailenin ve
her türlü otoritenin şamarını yemiş öfkeli çocuklardık çoğumuz.
Hırpalanmış benliğimizin, radikal devrim söylemleriyle buluşması kısa
sürede ağzından ateş fışkıran isyancı çocuklara dönüştürmüştü bizi.
Biz devrim istiyorduk. Kürdistan'da her türlü sömürgeci kalıntının
temizlendiği, yerine "Bağımsız Birleşik Sosyalist Kürdistan"ın inşa
olduğu bir devrim. Ulusal kurtuluş, toplumsal kurtuluşu getirecek
kesintisiz devrimin bir ön aşamaydı sadece. Devrimi hızlandırmak,
çelişkileri derinleştirmek adına bulduğumuz her devrim mevzisini
doldurmaya delice koşuyorduk. Kimimiz legal parti zemininde gençlik
örgütlenmesi içinde faaliyetler yürütüyor, kimimiz "özgür halk"
dergisinin dağıtımını koordine ediyor, kimilerimiz de illegal sahayla
temas kurup "cepheye" yeni devrimci kadrolar oluşturmanın hazırlığıyla
meşgul oluyordu. Gündelik hayat, askıya aldığımız basit ayrıntılar
toplamıydı. Adanmış devrimcinin aşka, şiire ve küçük hayatları
dinlemeye şimdilik zamanı yoktu! Ne de olsa devrim sonrasının "mutlu
ve özgür yarın"ında her saik ve güdük kalmış yönümüz yeterince tatmin
olacaktı. İçinden geldiğimiz otoriter toplumsallaşma kalıpları, temsil
ettiğimiz siyasal kültürün her veçhesine damgasını vurmuştu.
Birbirimizin yüreğine ve bedenine gardiyan olmuştuk. Koyu feodal
ahlak, devrimci disiplin gömleği olup sevgisiz ruhlarımıza
giydirilmişti. Kantin masalarında devrimci "bacılarla" düzeyli ve
özgür ilişkilerin nasıl olması gerektiğini konuşmaya sıra geldiğinde
mangalda kül bırakmıyor, gece yatağımıza çekildiğimizde de gün içinde
gördüğümüz "hafifmeşrep" veya alımlı kadınlarla sevişme hayalleri
kuruyorduk. Etrafımızdaki devrimci kadınlar cinsiyetsizleştirilmiş
azizelerdi. Kendimizi devrimci bir kadınla rüyamızda bile sevişirken
görmüş olmanın günahını işlemek, günlerce suçluluk duygusuna
kapılmamıza yetiyordu. Onlar sadece sevilmeye layıktılar. Soğuk ve
rutubetli öğrenci evlerinde yastığa başımızı koyup, sigara dumanını
tavana üflediğimiz anlarda düşlediğimiz dokunulmaz, hayali
sevgililerdi yalnızca. Acı olan taraf bu "sol cila" çekilmiş
geleneksel cinsiyet rollerini, kadınların da ödünsüz bir şekilde
içselleştirmiş olmasıydı. Kadınlık, bir an önce bastırmaları gereken,
zayıf düşüren bir zaaflar yumağıydı. Kadınlıktan arınmış bir devrimci
figür olmak gayreti, beden ölçülerini görünmez kılan geniş kotların,
kalın kazakların, makyajsız yüzlerin, sıkı tokalaşmanın, erkeksi
konuşmanın prim yaptığı ucube bir kadınlık kültürüne dönüşmüştü. Deniz
Kandiyoti'nin "ataerkil pazarlık" dediği tam da bu olsa gerek.
Erkeklerin hükümranlığına sunulmuş siyaset arenasında, politik bir
kadın olarak kamusal yaşamda kabul görmenin yolu "iffetli" ve
bastırılmış bir kadın kimliğini temsil etmekten geçiyordu. Her
kültürün ancak kendi anlam örüntüleri içinde anlaşılabileceği
gerçeğiyle baktığımızda, mevcut kısıtlanmışlık haline karşı
sosyalleşme olanaklarına kavuşmak için cinsiyetsizleştirmeyi kabul
etmek Kürt kadınlarının rasyonel bir tercihi gibi görünüyor doğrusu.
Güzel, alımlı ve bireysel özerkliği gelişkin bir kadın olmak demek,
devrimci kadın ve erkeklerimizin gözünde, egemen sınıfın empoze ettiği
"lümpen" ve yoz kültürü temsil etmekle nerdeyse özdeşti. Her şeyin
soğuk bir renksizliğe boğulduğu otoriter devrimci kültürümüz, yeni
tahakküm ilişkileri üretmeye fazlasıyla muktedirdi zaten. Ayrıca
yıllarca özgür kadın öznelerle her sahada omuz omuza olmanın
gerekliliğini savunan kimi "erkek" arkadaşların üniversite bitiminde
apolitik kadınlarla mutsuz evlilikler yapıp, politik kadınları sosyal
hayatlarına dâhil etmemek için adeta köşe bucak kaçmaları da tarihin
acı bir ironisi olsa gerek.

Bizim düşünsel yörüngemizi, Kürt Siyasal Hareketinin kimi dergi ve
kitaplarda yayımlanan yazılı metinleri besliyordu. Hareketin esnek
milliyetçi-sol çizgisi, anti-sömürgeci ve temel marksist klasikleri
hatmetmemizi sağladı. Ulusal tarih yapıtlarının (Cemşid Bender sağ
olsun!) bilediği milliyetçilik duygusunun uç sınırlara varmasını solun
evrensel değerleriyle dengelemeye çalışıyor, bölgede feodal mülkiyet
ilişkileriyle şekillenmiş ağa, şeyh, seyit gibi kurumlara karşı
sınıfsal kinimizi koruyorduk. Hareketin zaman zaman bölgedeki kimi
'feodal işbirlikçiler'i cezalandıran eylemleri de bu motivasyonumuzu
güçlendiren bir faktör oluyordu. Kürt siyasal hareketinin örgütlenme
tarzı, halk kitlesiyle kurduğu ilişki biçimi ve ideolojik çizgisi
geleneksel milliyetçi hareketlerden çok Latin Amerika'daki popüler
direniş hareketlerini andırıyordu zaten. Keskin ideolojik
tartışmaların ve sistematik okumaların eksik olmadığı çok canlı bir
entelektüel atmosferimiz vardı. Küçük öğrenci evlerine sığan onlarca
yurtsever genç olarak, boşalan Samsun sigarası paketleri ve kaçak
çaylar eşliğinde sabahlara kadar Kürdistan'ı özgürleştirecek devrim
stratejilerini tartışıyorduk. Tartışmalar kimi zaman çok
sertleşebiliyor, birbirimizi bir sürü karşı-devrimci sıfatla
damgalayıp yaralayabiliyorduk da. Her söylemin çok net ve kararlılıkla
belirtilmesi gerekiyordu. Muğlâk veya analitik söylemlere yer yoktu.
Her şey çok kısa ve ajitasyon dozu yüksek bir tonla söylenmeliydi.
Aynı zamanda kolektif değerlerin kök saldığı, dayanışma duygusunun
önemini her zaman koruduğu özel bir deneyimdi yaşadıklarımız. Eylem
için gerekli dayanışma ve "biz" duygusu böylece kolektif kimliğimizi
inşa etmişti. Kuşatılmış ve çaresiz koşullarda kenetlenme gerekliliği
varoluşumuzun en önemli mayasıydı. Sosyal ilişkilerimize yansıyan
geleneksel veya sınıfsal kişilik özelliklerinin sorgulandığı, direnme
sınırlarının sonuna kadar sınandığı, örgütlenmeye ayak bağı oluşturan
yönelimlerimizin sorunsallaştırıldığı bir momentin içinden akmak
kuşkusuz hepimize çok şey katmıştı. Kürt Siyasal Önderliği tarafından
yazılmış ve Kürdistan'daki farklı coğrafik sahalarla özdeşleşmiş
prototipleri, özcü tabletler şeklinde çözümleyen "Kürdistan'da Kişilik
Sorunu" adlı kitap birbirimizin kişiliğine tuttuğumuz keskin uçlu bir
aynaydı. Ayrıca o dönemde cezaevinden yazan ve çözümlemelerine
kayıtsız kalamadığımız diğer önemli bir isim de M. Can Yüce'ydi. M.Can
Yüce tespitlerini en çok paylaştığımız, belki de en çok alıntı
yaptığımız "entelektüel yıldız"ımızdı. Bir dizi siyasal faaliyetin
içinde bulunma pratikleri aynı zamanda "işkence tezgâhları"yla
tanıştığımız, psikolojik savaşın, yıldırma politikalarının gerilimini
iliğimize kadar duyumsadığımız bir hayat tecrübesini de beraberinde
getirmişti. Polis sorgularındaki gözaltı deneyimleri, kimilerimizde
"iktidar korkusu"nu buharlaştırırken kimi arkadaşlarımızda da bu
korkunun daha da derinleşip, politik sahanın dışına savrulmalarına yol
açıyordu. İktidarın kör tırpanı tarafından biçilme sırası şimdi bize
gelmişti. Terk edişlerin, travmaların, cezaevine düşenlerin, dağ
yolunu tutanların, faşist üniversite gençliğiyle cesurca kavgaların iç
içe örüldüğü, gecikmiş bir ulusal tufanın önünde sürükleniyorduk.
Hayalleri geniş, yürekleri isyan duygusuyla çarpan asi ve zeki
çocuklardık. Ne istediğimizi tam olarak bilmesek de ne istemediğimizi
çok iyi biliyorduk aslında. Ancak umudumuzu ve direncimizi canlı
tutacak işaretler gittikçe azalıyordu. Kürt hareketinin 1990'lı
yıllardan itibaren başlayarak gerçekleştirdiği ideolojik ve stratejik
değişiklikler, hareketin ayrılıkçı taleplerden vazgeçip "iktidar içi"
çözüm söylemlerine sarılması, keskin yol ayrımlarının ve radikal
kopuşların da tetikleyicisi oldu. Yeni stratejiye göre sivil toplum
alanında yürütülecek hegemonya mücadelesine ağırlık verilecek,
kültürel hakların tanınması ve yurttaşlık haklarının yeniden
düzenlenmesi gibi talepler öne çıkarılacaktı. Kemalist cumhuriyeti
"Demokratik Cumhuriyet"e dönüştürecek bir anayasal düzenlemeyle
restore etmek, yeni siyasal hedef olarak belirlenmişti. Silahlı
mücadele gücü, olası saldırılara karşı yedekte bekletilen bir güvence
olarak varlığını koruyacaktı. Hareketin, içindeki farklı seslere ve
eleştirilere yönelik susturucu, tasfiye edici yaklaşımı, otoriter,
hiyerarşik yapılanması, "önderlik kültü"nün tüm talepleri öteleyen
önceliği, hiçbir özeleştiri ve dönüşüme uğramadan olduğu gibi devam
etmekteydi. Bulunduğumuz siyasal zeminden yönelttiğimiz kimi
eleştirilerin bize yönelik bir dışlama ve tecrit politikasına
dönüşmesi sahayı terk etmemizin zamanı geldiğini tüm yakıcılığıyla
duyuruyordu. Siyasal tecrübelerin öğrettiği şu gerçeği çok iyi
kavramıştık: Birtakım insanların huzur bozduğu veya insanların
kafasını karıştırdığı söyleniyorsa, onlar suçlu ya da hain olarak
niteleniyorlarsa orada şiddete giden yol oldukça kısa demektir. Bu
insanlar artık siyasal cemaatin eşdeğer üyeleri olarak görülmezler,
kurtulunması gereken safradırlar, fazlalık addedilirler. Bu süreç aynı
zamanda farklı özgürlükçü öğretileri (Ekoloji, Feminizm, Frankfurt
Okulu, Post-yapısalcılık) adeta yutarcasına okuduğumuz bir arayış
dönemine de tekabül eder. Türkiye'de çıkan anarşist dergi ve kitapları
"Kaos Yayınları" aracılığıyla takip edip bu yayınları Kürdistan'da
dolaşıma sokmak, zamanla anti-otoriter, anti-hiyerarşik bir politika
ekseninde iktidara karşı direnişimizi sürdürme kararını da beraberinde
getirmişti. Biz artık kendisini yüksek sesle dillendiren bir avuç
anarşisttik. "İmkânsızın politikası"na gönül vermiş zamane don
kişotlarıydık. Eve dönüş bileti çoktan yakılmıştı...

..."Bir daha eve gidemezsiniz. Neden? Çünkü zaten evdesiniz..."
[Marjorie Garber]
Peki, eldeki Anarşizmle, Kürdistan'da sürekli varlığımızı kuşatan,
ayağımıza dolanan kimlik politikası arasında nasıl bir yol
izlenebilinir, neyin politikasını yapabiliriz? Üçüncü Dünya olarak
nitelenen bir coğrafyada anti-kolonyal bir mücadeleyle kimliğimizi ve
özgürlüğümüzü geri alabilir miyiz? Benliğimizin her temsili üzerinde
"ötekinin" derin izini taşıyan bir kimlik, ne kadar saf ve otantik
kalmıştır veya bu kimliği bizzat yaratmış sömürgeci merkezlere karşı
bu kimlik üzerinden karşıt bir konumlanma, sömürgeci ilişkilerin
altını oyuyor mu? Yoksa aksine bu sömürgeci merkezlerin belirlediği
statüleri yeniden üretmeye mi yarıyor? Bu sorulara keskin ve kolay
cevaplar vermenin zorluğu ortada olmasına karşın, post kolonyal
teorilerin kimlik analizini de içeren bir anarşizmin, içinde
bulunduğumuz özgün koşulları anlamlandırmaya ve Kürdistan'da yerel bir
özgürlük politikasının nasıl örüleceği konusunda bize önemli açılımlar
sağlaması mümkün. Kızılderililerin Kanada'da kültür parklarında
turistik ilgiye sunulduğu, Zapataların Chiapas köylerinde laptopuyla
dolaştığı, Kürt poşilerinin İstiklal Caddesi'ndeki vitrinleri
süslediği, çok-uluslu şirket müdürlerinin Endonezya'ya yerleşerek
işlerini yürüttüğü, Afrikalı siyahların gettolarından çıkıp Avrupa
metropollerini ateşe verdiği, Türk göçmenlerinin Almanya'da Yeşiller
Partisi'ne eşbaşkan olduğu, Mersin kentinde Kürt mahallerinin
oluştuğu, kısacası küresel köyün her sakiniyle "homojen zaman"ı
paylaştığımız bir dünyada, merkez neresi, çevre neresi oluyor? Küresel
sermaye akışının ve kitlesel göçlerin bütün sınırları gözenekli
kıldığı günümüz dünyasında, Üçüncü Dünya'nın içinde bir Birinci Dünya
olduğu gibi, Birinci Dünya'nın içinde de bir Üçüncü Dünya
barınmaktadır artık. Dünya ekonomisi yerküreyi tamamen farklı
sınırlara ayırmışken, Üçüncü Dünya mücadeleleri ve anti-kolonyal
mücadelelerden söz edilmesi bir anlam taşımamaktadır. İçinde
bulunduğumuz durum Andrei Codrescu'nun tabiriyle "dışarının
kaybolması"dır. Kozmopolit bir dünyanın kıyılarında "köksüzlüğe kök
salmış" göçmenler olarak gidecek bir evimiz kalmadığı gibi, "kendimize
ait" tuğlalarla korunaklı bir ev inşa etmenin tüm yolları da tükenmiş
görünüyor. En uzak görünen "ev"lerin bile küresel sellerin istilasına
uğradığı, seçtiğimiz tüm yerel modellerin yine batılı merkezin
belirlediği modeller arasından bir seçim yapmak olduğu bir dünyada
yaşamaktayız.

"bizler içerideki yabancılarız ama burada dışarı diye bir yer yok"
[Michel de Certau]
Son yıllarda giderek önem kazanan "sömürge sonrası eleştiri" veya
"post kolonyal eleştiri" olarak adlandırılan söylem etkili bir
kuramsal strateji olarak bize önemli imkânlar sunuyor, kimliğe
bakışımızda çok farklı kapılar aralıyor. Post Kolonyal Eleştiri
yalnızca Avrupa modernitesinin bilgi hegemonyasının arkasında yatan
sömürgeci niteliği ortaya koymakla kalmayıp aynı zamanda madun kimlik
söylemlerinin barındırdığı sorunlara da dikkatimizi çekiyor. Post
kolonyal teoriyi özlü bir sözle özetlemek gerekirse, "beni bende arama
ben artık sen olmuşum" demektir. Bu bir yandan Avrupa-merkezcilik ve
evrenselciliğin eleştirisini, diğer yandan da homojen Üçüncü Dünya
anlayışının eleştirisini içeren bir "ikili stratejiyi" kalkış noktası
yapmaktır. Postkolonyal epistemolojinin temelini farklılığın
olumlanması oluşturur. Ancak burada sözü edilen farklılık, benliği ve
ötekini birbirinden ayıran değil, onları karşılıklı bağımlılık
ilişkisi içinde birleştiren bir farklılıktır. Postkolonyal çalışmalar,
sömürgecilik sonrası ulusal inşaları, hâkim bir öznenin özerk oluşumu
olarak gören yaklaşımları şiddetle eleştirirler. Sömürge sonrası
eleştiri, farklılığın ırk, cinsiyet, etnik/kültürel özne konumlarının
total kavranışına ciddi şüpheler getirerek, ırk, cinsiyet, kültür
arasındaki kesişim noktalarının tarihsel çözümlemesinin sadece politik
kimliğin sorunlu ve karmaşık doğasını sergilemek amacıyla değil, aynı
zamanda farklılık politikasının çok boyutlu niteliğini anlamak için de
önemli ve gerekli olduğunu gösterir.

Post kolonyal teoriyi veya bilinci ortaya çıkaran sosyal koşul,
dünyada "diaspora" koşullarının gittikçe önem kazanması ve ön plana
çıkmasıdır diyebiliriz. Küresel göç, yerinden edilme,
yurtsuzlaştırılma, farklı merkezlerde bileşik kozmopolit kimliklerin
su yüzüne çıkmasını doğurmaktadır. Batı modernitesinin varlığını yok
saydığı, dışladığı "yerliler" veya "barbarlar" Birici Dünya'nın
ekonomilerini, şehirlerini, kurumlarını, medyasını ve eğlence
dünyasını işgal ederek geri döndüler. Daha önceleri metropol
iktidarına tabi olan bu insanlar bugün artık "Üçüncü Dünya"
unsurlarını yeniden merkeze taşımaktadırlar. Soyut "öteki" metaforunun
şimdi artık somut bedenlere dönüştüğü sömürge sonrası varoluş,
tarihsel olarak tikel seslerin, cinsiyetlerin ve etnisitelerin
varoluşunu hep maskelemiş olan ve "öteki"ne yalnızca kendi
önyargılarını onayladığı sürece hayat hakkı tanımış olan "Evrensel
Batı Düşüncesi"ne tam da batının merkezlerinde meydan okumaktadır.
Burada "öteki" metropol sakinleriyle aynı zamanı, gittikçe aynı
caddeleri ve aynı mağazaları paylaşmaktadırlar. Modern kentin büyük ve
çoğul dünyasında "herkes" göçebeler haline gelmektedir. Geri dönülecek
bir "yuva" yoktur artık. Bir "sınır durumu"nda yaşamaya mahkûmuz.
Yıllarca direnişin, yalnızca ezenin dilini yansıttığı ve ters
çevirdiği mantık parçalanıyor, bozuluyor, sorgulanıyor. Bunun
sonuçlarından biri de homojen ve aşkın bir "öteki" anlayışının
parçalanmasıdır. Sabit bir yer şeması ve güven verici kimlik düşüncesi
çatırdamaktadır. Artık otantik bir milliyetçilik ile homojenleştirici
bir modernite arasında seçim yapmak iyiden iyiye zorlaşacaktır.
Dolaysıyla milliyetçilik, sömürgeci bakışın tersine çevrildiği otantik
bir oryantalizmdir. Yani sömürgeci merkezin belirlediği, fiziksel,
kültürel ve ideolojik konumlar üzerinden pozisyon almaktır. Bu da
hâkim iktidar ilişkilerinin öfkeli bir onaylanmasıdır sadece.
"Evrensel" sınıf ve öznelerin konuşlandıkları özel epistemolojik
mevzilerin ortadan kalktığı ve bunun yerine her biri kendi
indirgenemez kimliğini inşa eden seslerin oluşturduğu çoksesli yeni
bir radikalizm filizlenmekte. Evrensellik söylemini ve bunun
ayrıcalıklı bir "hakikat"e ulaşma noktası olduğu yolundaki örtük
varsayımını reddetmeyen radikal politikaların özgürlük iddiasını
koruma imkânı kalmamıştır. Levinas'a göre yapmamız gereken şey ötekini
tamamen "açıklama"ya ve asimile etmeye çalışmak, yani ötekini kendi
dünyamıza indirgemek değil, tersine, kendimizi aşan, kendimizin
ötesinde ve kendimizden ayrı olarak var olan bir ilişki
geliştirmektir. Küreselleşme ile farklılaşmanın aynı anda cereyan
etmesi ulus-devletin sınırlarını hem beslemekte hem de
sorgulamaktadır. Burada, ulus, milliyetçilik ve ulusal kültürler
düşüncelerini aşarak sömürgecilik sonrası bir gerçeklik kümesine ve
yeni bir eleştirel düşünce kipine çekilmekteyiz. Bu yeni eleştirel
düşünce kipi, Avrupa-merkezli kaygıların dar görüşlü sınırlarını ve
modern düşüncenin haddini bilmez evrenselciliğini aşmak için modern
düşüncenin gramer ve dilini yeniden yazmak gerekliliğini ortaya koyan
bir kiptir. Çünkü "Batı kökenli teoriyi, Batılı-olmayan toplumlara
uygulamak sadece yanıltıcı değil, aynı zamanda 'emperyalisçe'dir"
(Postkolonyal Aura - Arif Dirlik s:63). Yani hem modern "hâkim
anlatılar" düzeninin hem de bu anlatıların tersine çevrilmiş madun
direniş imgelerinin de ötesine geçmeliyiz. Batının varoluşu sadece
öteki kimlik ve kültürlerin tek taraflı olarak iptalini gerektiren bir
tabi kılma durumu olarak yaşanmıyor; aynı zamanda, farklılıkların bir
kesintiyi, sorgulayıcı bir kesme ve açılımı temsil ettiği bir sentaks
sunan bir ortam da yaratıyor. Peki, kültürün sömürgecilikten
arındırılması tam olarak ne anlama geliyor? Sömürge tarihinden önce
varolan öz kültürlerin yeniden kendine gelmesini mi yoksa kültürler
arası şekillenmelerden oluşan karmaşık ve eş zamanlı bir şimdiki
zamanda farklı tarihlerin yaşaması düşüncesini mi ifade ediyor? Burada
"otantik" bir duruma yeniden dönmek gibi bir şey mümkün değildir.
Bizler hem madun oluşumların hem de kurumsal iktidarların kesintiye,
ihlale, parçalanmaya ve dönüşüme tabi olduğu interaktif ve asla
tamamlanmayacak bir ağın içindeyiz. Tek-merkezci ve etnik-merkezci bir
edebiyat, kültür, tarih, din, müzik, kimlik ve dil anlayışının
reddedilmesi, kaçınılmaz bir biçimde, bu varyasyonları normlaştıran
açık bir merkezin ortadan kaldırılması sonucunu doğurmaktadır. Fakat
aynı zamanda bu "saf" ya da "otantik" bir durumdaki "aslına" rücu eden
"yerli"yi mümkün kılmamaktadır.

Kimliğin Sıcak Postundan, Özgürlüğün Dolambaçlı Yollarına...
Türkiye'nin sancılı ergenliğinden dışlanan tüm öteki kimlikler, 1980
sonrasında merkeze taşınan temsil yolları bulup, görece görünür olmaya
başladılar. 1980 sonrası Türkiye'de mezhep, din, etnisite, toplumsal
cinsiyet ve cinsellik gibi özdeşim sahaları üzerinden yaşanan kimlik
enflasyonunu, Kemalist modernleşme projesine yönelik çeşitli
yabancılaşma, ayrışma ve direnç olasılıklarının dışavurumu olarak da
okumak mümkün. Devlet şiddetinin yok edici sınırlara varıp her türlü
temsil kanalını tıkadığı 1980'lerin ortasından itibaren Kürt etnik
kimliğinin karşıt bir şiddetle örgütlenip varlık koşullarını Ulus
temelli bir anlatıyla üretmesi, bütünleştirici bir toplumsal kimlikle
kurması, kimliklerin kutuplar üzerinden tanımlandığı Türkiye'de
toplumsal yapının derin bir fay hattıyla bölünmesini de beraberinde
getirdi. Kemalizmin otoriter modernleşme projesini taklit eden bir
siyasal tasavvurun kıskacında çırpınıyorduk bu kez. Kürt siyasal
hareketi (PKK), Kürdistan coğrafyasında modernleşme sürecinin kilit
aktörü olarak geleneksel tahakküm ilişkilerinin çözülmesini
hızlandırdığı gibi, farklı siyasal öznelerin ortaya çıkmasının da
yolunu açtı. Ağa, şeyh, devlet ve erkeğin Kürdistan coğrafyasında
feodal mülkiyet ilişkilerine dayalı hâkimiyet sahalarını sarsması,
bireyin özgürleşme potansiyellerini elbette arttırdı. Ancak cinsel,
sınıfsal, kültürel bütün farkların ulus denilen "hayali cemaat"in
potasında eritilme çabası modernize edilmiş erk ilişkilerinin ikame
edilmesiyle sonuçlandı. Tüm eşitsizlik ve baskı türlerinin Ulus
denilen büyük aileye kavuşmakla yok olmayacağının en berrak şekilde
göründüğü bu momentte, bizleri birleşik özne konumlarına mahkûm eden
kimlikleri parçalayıp içinden her öznelliğin akabileceği gözenekler
oluşturmanın gerekliliği ortadadır. Çünkü: "Toplumsal hayatın
totaliter üst kodlaması olarak Ulus, çokluğu disipline etmeyi, onun iç
farklılıklarını ve çeşitliliğini yürürlükten kaldırmayı, iç ve dış
sınırlar arasında ona sınırlar koymayı, onu halk olmaya, yani üzerinde
hâkimiyet kurulmaya hazır bir özne olarak oluşturmayı üstüne alır".
Bütün uluslaşma projeleri, bir hâkimiyet ilişkisidir neticede.

Ulus-devlet projesinin tüm toplumsal özneleri eşitleyen, farkları
silen, yerel tahakküm ilişkilerini örten karanlık gövdesinden kopmanın
belki de tam zamanıdır. Niye mi? Öncelikle ulusal kimlik, belli
kültürel farklar üzerinden kurgulanan ve tüm toplumsal yapıyı
homojenleştirmeyi öngören bir iktidar stratejisidir. Belli baskı
türlerini görünür kılma çabasının pozitif aracı olan kimlikler,
zamanla ya sınırları içinde yaşadıkları devletin yasal onayıyla
meşruluk kazanırlar ya da kendi bağımsız iktidarlarını oluşturarak
yeni bir tahakküm odağına dönüşürler. Her iki çözüm de bireysel
özgürlüğün teminatı olmadığı gibi bireyin sürekli ulusal veya
toplumsal yükümlülükler adına kendi özgürlüğünden feragat etmesini
zorunlu kılmaktadır. "Kutsal vatandaşlık" görevleri, kimliğin haklı!
ve hiçbir zaman bitmeyecek davası uğruna ödediğimiz modern kölelik
diyetleridir. Filozof Agamben'e göre de dışlama, ülke kavramının
yapıtaşıdır. Sınırları belirler. Etnik temizlik, idealleştirilmiş
yurttaşlık kavramının son meyvesi veya nihai çözümüdür. Ulus ve devlet
kavramından kaçıp onu aşan yeni bir kozmopolit evren oluşturmak için
kendimizi göçmen gibi düşünmeye çağırıyor. Belli bir coğrafyada
yıllarca birbirinden haberdar olmadan yaşayan, farklı aidiyetlere
sahip, yerel dillerini kullanan insan topluluklarını
standartlaştırılan bir dil aracılığıyla kendi üzerine düşünen ulus
denilen "hayali cemaat"e dönüştürmek projesi, yerli orta sınıf
entelijansiyanın izlediği Avrupa uluslarının modernleşme çizgisidir.
Özgürleşme hayalimiz bile bize ait değil. Partha Chatterjee'nin
Anderson'un hayali cemaatlerine yaptığı eleştirinin dayanak noktası,
hayalin bizzat kendisinin sömürgeleştirilmiş olduğudur. "Türevsel
söylem" tabiriyle Chatterjee, Anderson'un modeline itiraz ederek
anti-kolonyal milliyetçilikler ile metropoliten milliyetçilikler
arasındaki ilişkinin çok karmaşık bir ödünç alma ve farklılık ilişkisi
tarafından yapılandırıldığını ileri sürer. "Anderson'un öne sürdüğü
teze yönelteceğim belli başlı itiraz şudur: Eğer dünyanın geri kalan
bölgelerindeki milliyetçilikler kendi tahayyül edilmiş cemaatlerini
Avrupa ile Kuzey ve Güney Amerika tarafından onlara sunulmuş
milliyetçilik modelleri arasından seçmek zorundaysa, geriye tahayyül
edecek neleri kalmaktadır? Anderson'un tezine inanacak olursak,
tarihin, post-kolonyal dünyadaki bizlerin modernitenin daimi
tüketicileri olmasına hükmettiğini kabul etmek durumunda kalacağız.
Tarihin tek gerçek özneleri olan Avrupa ile Kuzey ve Güney Amerika,
bizim adımıza yalnızca sömürgeci aydınlanma ve istismarın değil, aynı
zamanda bizim sömürgecilik karşıtı direnişimizin ve post-kolonyal
sefaletimizin senaryosunu da yaratmışlardır. Tahayyül etme yeteneğimiz
bile sonsuza dek sömürgeleştirilmiş kalmalıdır" (Partha Chatterjee -
Ulus ve Parçaları syf:20, 21)

Kürt siyasal hareketi kısaca "Ey köleler sizi ben uyandırdım bu
uyandırmanın karşılığında ömrünüz boyunca artık bana itaat
edeceksiniz" demeye getirmektedir. Bu durumda ya milliyetçi
politikaların, özgürlükten kaçan ve özgürlüğünü ulusal kahramanlara
havale etmiş "hiç kimseleşmiş" kitlesine dönüşeceğiz ya da ulusal
gövdeden koparak kendi özgürlük mecrasında akan otonom özneler olarak
özgürlük alanlarımızı genişleterek direnişimizi sürdüreceğiz. Kürt
Ulusu denilen büyük ailenin sembolik babası konumundaki "Ulusal Önder"
tarafından sürekli hadım edilme korkusu yaşayan çocukların hadım
edilmemek için babanın mutlak otoritesine boyun eğmesi, her politik
sesin "ulusal baba"nın sesi karşısında hizaya geldiği, kendi sesini
sürekli ertelemek zorunda kaldığı veya içine gömdüğü bir korku
tapınağı inşa etmiştir. Hareketin bizzat siyasi aktörleri tarafından
açıklanan parti içi infaz kararlarıyla sayısı beş bini bulan "iç
şehit" istatistiği, babanın gazabına uğrama ihtimali olan haylaz
çocukları nasıl bir geleceğin beklediğinin somut bir tezahürüdür. Ya
beynimizi ve yüreğimizi esir almış bu baba figürünü öldüreceğiz ya da
baba korkusuyla adeta bir tabutluğa dönüşmüş "ulusal ev"den kaçacağız.
Hareketin hiyerarşik, otoriter örgütlenme modeli, bölgedeki tüm
siyasal oluşumlara ipotek koyan jakoben karakteri, farklı politik
söylem ve özneleri şark kurnazlıklarıyla gözden düşüren tarzı gün
geçtikçe bölgedeki toplumsal hoşnutsuzlukların çığ gibi büyümesini de
beraberinde getirmektedir. Ancak bu hoşnutsuzluklar şimdilik, "kan
kusup kızılcık şerbeti içtim demek" politikasıyla geçiştirilmektedir.
Yirmi yıl boyunca yürütülen silahlı mücadelenin öngörülen politik
hedeflere varmayı sağlayamamasının yarattığı sinizm, hareketin sürekli
hedef ve konsept değişikliğine gitmesinin kitlelerde yarattığı bilinç
bulanıklığı, harekete sürekli kan kaybettirmekte, bu da harekete daha
mesafeli duran, eskisi gibi fedakarlığa yanaşmayan umutsuz bir halk
kitlesi yaratmış durumda. Silahlı mücadelenin toplumsal uyanışı
tetikleyen rolü bittiği halde, kör şiddet tutkusuna kitlenmiş bir
savaşta ısrar etmek, iktidarın militarist yapılanmasını
derinleştirmesine, daha otoriter, faşizan politikalarla halkı
yönetmeye gerekçeler üretmesine hizmet etmekten öte bir sonuç
yaratmamaktadır. Komutan yardımcısı Marcos, üniformalı devrimcilerin
narsizminden ve haklı dava şehitlerinden kopuşlarını şu sözlerle dile
getirmektedir: "Zapatizm toplumsal bir harekettir ve silahlı isyan
hareketleri örneğinde, kazanan ya da kaybeden değil, ayak direyen
olmak gerekir. Bugün önemli olan şey, çatışmaya bir çözüm bulmaktır ve
biz herkesten şunu istiyoruz: Kaybetmemize yardım edin. Biz bu ülkeye
yeni bir istiklal marşı vermek istemiyoruz, ezbere bildiğimiz
bozgunlar listesine eklenecek yeni bir kahraman daha vermek
istemiyoruz. Bu anlamda artık ölüme eğilim duymuyoruz. Bir asker
(kesinlikle ben de onlardan biriyim) kesinlikle saçma ve irrasyonel
biridir; çünkü ikna etmek için silaha sarılma imkânı vardır. Sonuçta
bir asker emir verdiğinde bunu yapar: Silahların gücüyle ikna eder. Bu
nedenle bizce, biz de dâhil, askerler asla yönetmemelidir; çünkü kendi
fikirlerine değer kazandırmak için silaha başvuranların fikri kıttır.
Bizce silahlı hareketler, her ne kadar devrimci olsalar da esasen
keyfi hareketlerdir. Her koşulda, silahlı hareketlerin yapması gereken
şey sorunu ortaya koymak, sonra da bir kenara çekilmektir". Kürt
siyasal hareketinin de kanımca yapması gereken şey ortaya konmuş,
bütün Ortadoğu'da görünür hale gelmiş bu etnik sorununun çözümünü
bölgede tabandan gelişecek hareketlere bırakarak kendisini bu
hareketler içinde eriterek, sivilleşmeyi hızlandıracak hamleler
yapmaktır. Gerisi toplum mühendislerinin veya militarist bir elitin
politik tasarrufuna gönülsüzce razı olmaktır. Oysa hareketin yıllara
dayanan direnişinin yarattığı politik kazanımları farklı politik
özneler aracılığıyla özerk mücadele alanlarına tercüme etmek her
zamankinden daha mümkün. Kürt siyasal hareketi, Kürdistan'da feodal ve
dinsel tahakküm ilişkileriyle donmuş bir toplumsallıktan, politik
özneler çıkmasının fitilini yakarak, modern siyasal tahayyüllerin
Kürdistan'da geniş kitleler bazında kabul görmesinin zeminini
güçlendirmiştir. Gelinen aşamada kolektif kimliklerin prangalarını
kırıp, anarşizmden esinlenen kimi özgürlük deneyimlerini hayata
geçirebiliriz. Belediyeleri, eşitlikçi toplumsal projeleri hayata
geçirmenin politik mevzilerine dönüştürmek önemli bir kalkış noktası
olabilir. Belediyeleri kent yaşamının kimi hizmetlerini karşılamanın
yanı sıra doğrudan demokrasi, eşit karar alma konseyleri, merkezi
kontrolü minimalize eden öz yönetim pratiklerini geliştiren birimler
haline getirmek "devletin" ve "devlete" duyulan ihtiyacın özgür
toplumsal ilişkiler içinde emilmesini kolaylaştıracaktır. Belediyeler
vasıtasıyla özgürlüğe ve eşitliğe ihtiyacı olan tüm insanların
birlikte öreceği yeni bir kamusallık, özgür otonomlara giden yolu
kısaltacaktır. Ayrıca kadınların ve vahşice sömürülen Kürt
emekçilerinin ulusal gövdeden koparak özerk örgütlenme alanları
yaratmaları bölgedeki toplumsal denklemleri derinden sarsacaktır.
"Kürt hareketinde "eski aile" eleştirisi, namusu dar anlamda kadın
bedeni üzerinde odaklanmaktan çıkartmış, anlam alanının genişlemesine,
vatan sathına yayılmasına yol açmıştır. Bu operasyon sayesinde namusun
yeni ölçütü dar anlamda kadın bedenine yabancı elinin değmesi olmaktan
çıkmış, "vatan toprağının korunması" bağlamında inşa edilebilmiştir.
Yine de geleneksel namus anlayışı tümüyle terk edilmemiştir, Sadece
toplumun üyelerini hareketin tanımladığı hedefler doğrultusunda
mücadele etmeye çağırmak üzere odaklandığı mekân kaydırılmıştır".
Ulusal hareket, kadınların konuşabilmesinin, siyasal aktörlere
dönüşebilmesinin koşullarını hazırlamak yerine bol bol kadın üzerine
kadına rağmen konuşmayı yeğlemiştir. Kemalizmin "devlet feminizmi"
misali Kürt kadınını özgürleştirme söylemiyle önemli oranda erkekler
üzerinden yürüyen bir örgüt feminizmi inşa edilmiştir. Hareketin
kadına yaklaşımındaki söylem değişikliklerini kadının hareket içindeki
katılım oranı ve hareket içindeki basıncı belirlemiştir. 1980'li
yıllardan 1990'lı yılların başlarına kadar yaygın olarak "düşüren
kadın" imgesi kullanılmış, kadın adeta dini metinlerdeki tüm toplumsal
kötülüklerin kaynağı şeklinde kodlanmıştır. Kadınların aktif
katılımcılar olarak etkinlik gösterdikleri 1990'lı yılların
başlarından itibaren "düşüren kadın" imgesi terk edilmiş yerini
güvenilecek eşit yoldaş olan "yeni kadın" almıştır. 1990'ların
ortalarından itibaren kadın gerilla Zilan'ın "modern çağın özgürlük
tanrıçası" veya "modern iştar" ilan edilmesiyle kadınlar cinsiyetsiz
tanrıçalar söylemine kapatılmıştır. "Küçük ailenin kadınların
üzerindeki denetimi çözülürken bunun yerini "büyük ailenin denetimi
almıştır. Kadının kamusal siyasal alana katılımı cinselliğinden
arındırılması suretiyle gerçekleşmiştir". Kadınların bağımsız bir
anarke-feminist politika geliştirmesi bu denetim biçimlerini kuşkusuz
sınırlandıracaktır. Kürt siyasetinde gittikçe sınıfsal perspektifin
kaybolması, varlıklı işadamları ve toprak sahiplerinin siyaset
içindeki ağırlıklarının gittikçe artması Kürt emekçi ve topraksız
köylülerinin eşitlikçi bir toplumsal dönüşümün gerçekleşme umudunu
köreltmiştir. Ulusal sisin içinde taşeron burjuvalarla aynı safı tutan
emekçilerin gerçek sınıfsal çıkarlarına yönelik bir politikaya
dönmeleri, kendi özgürleşme mücadelelerinin özneleri haline gelmeleri
ulusal narkozlardan kurtulmakla mümkün. Kimliğin kültürel
zenginliklerinin ve Kürtçenin devletten bağımsız alternatif kurumsal
yapılarla geliştirilip toplumsal dolaşıma sokulması bu alanda
yürütülecek bir hegemonya mücadelesi, sömürgeci kültürel hâkimiyeti
aşındıracaktır. Kürt sorunu denilen şey bir dil ve kültürü yaşatma ve
varlığını sürekli kılma gerekliliğidir. Bölgedeki militarist baskının
kırılması ise bir demokratikleşme ve özgürleşme hamlesidir. Kültürel
farklar üzerinden total bir ulus olma kavgası yürütmek mevcut
iktidarın suç ortağı olmak veya yeni bir iktidar odağı olma
kavgasıdır. Özgür özneler olmak isteyen insanların bu kavgadaki yeri
her türlü devlete ve kurumsallaşmış kimliğe karşı çıkan anarşizmin
özgürlük saflarıdır.

Kimlik politikasından özne çıkmadığı gibi, tüm toplumsal öznelerin
eşit derecede özgürleşme koşullarına ivme katan bir politika olması da
mümkün değildir. Bütünlüklü, su geçirmez bir kimlik kurgusu, dışlayıcı
söylemin gittikçe bilenip bir hınç politikasına dönüşmesi de her zaman
muhtemeldir. Oysa içeriyi dışarıdan, 'benlik'i 'öteki'nden ayıran
sınırlar sabit değildir, her zaman kaymalar gösterir. Kimliklerimizin
karmaşık ve yapılanmış doğasının farkında olmak, bize başka
olanakların kapısını açan anahtarlar sunar: Bu, hikâyemizdeki öteki
hikâyeleri görmek, modern bireyin görünür tamamlanmışlığındaki
tutarsızlığı, yabancılaşmayı, yabancı tarafından açılan ve onu tahrip
ederek içimizdeki yabancı sorununu tanımaya zorlayan gediği
keşfetmektir. Ötekini, radikal başkalığı tanıdığımızda, artık dünyanın
merkezinde olmadığımızı kabul etmiş oluruz. Merkez ve varlık duygumuz
değişir. Buna paralel olarak, tarihsel, kültürel ve psişik özneler
olarak bizler de köklerimizden koparılır, varoluşumuza, hareket ve
başkalaşım bağlamında karşılık vermeye başlarız. Edmond Jabes'in
dediği gibi "yabancı sana sen olma fırsatı veriyor, seni bir yabancıya
dönüştürerek".
Kendilik duygumuz da bir hayal ürünüdür, bir kurgudur, belli bir
anlamlı hikâyedir. Bizler kendimizi kesinlikle açık ya da parçalanmış
değil, bütün olarak, tamam olarak mütekâmil bir kimlik olarak hayal
ederiz. Kendimizi, hayatlarımızı kuran anlatıların nesneleri olarak
değil de yazarları olarak tahayyül ederiz. Kimliği tutarlı bir
normatif ideale, kavranabilir bir bütünselliğe kavuşturma çabası
öznenin temel sancısı olmuştur sürekli. Kimlik, bu bitmeyen dışlamalar
sürecinin bir sonucu, tamamlanamayan kişisel bir proje, meşruiyetini
tabiiyetinden alan bir aidiyet sancısıdır. Öznenin aidiyeti, yani
özneleşmesi, daima bu sancıyı, dışladığına dair duyduğu endişeyi
beraberinde taşır. Kısacası kimlik, sahiplendiğinin dışında
bıraktığıyla kolay helalleşemez". Hiçbir mağdur, sadece mağdur
olmadığı gibi, hiçbir mağduriyet de sadece direnme ya da boyun eğme
seçeneklerine mahkûm değildir. Bir mağdur kimliğin, farklı mağdur
kimliklerin bizzat sebebi veya farklı mağduriyet durumlarını örtbas
eden kalın bir peçe olma tehlikesi de her zaman mümkündür. Örneğin
etnik kimliğinden ötürü mağdur olduğunu belirten bir Kürt erkeği, ev
içinde eşine karşı bir devlet, sokakta bir çete reisi, çocuğunu her
gün döven ve aşağılayan bir baba, farklı cinsel yönelimlerden nefret
eden bir homofobik de olabilmektedir. Mağdur konumda olmak bize
rağmen, bizim dışımızda gerçekleşen bir süreç değil, bizim de dahil
olduğumuz ve işlemesinde özne olduğumuz bir mekanizmadır. Hiçbir
mağduriyet konumu yirmi dört saat boyunca üzerimizde taşıdığımız bir
üniforma değildir, farklı kimlik ve öznelerle kurduğumuz değişken,
sürekli yeniden tanımlanan bir iktidar ilişkisidir. Mağduru değişmez
bir "ötekilik" konuma mıhlayan mağduriyet dili, kendi üzerine
kapanarak öteki öznelerle olabilecek ortaklığı imkânsız hale getirir.
Herhangi bir bireyin kimliğinden ötürü uğradığı haksızlılar, baskılar,
kimliğin "öz bilinciyle" kendisini politize etmediği gibi, kaybedecek
çok şeyleri olma konumu diğer mağdur bireylerle bir özgürlük
dayanışmasına da sokmayabilir. Bireyi iktidar karşısında konumlandıran
bir direniş stratejisi geliştirmek, ancak politikanın dolayımından
geçerek mümkün olabilir. Bu coğrafyada böyle bir politikanın yolu da
otoriter, mülkiyetçi, militarist, ırkçı, cinsiyetçi, sömürgeci iktidar
ilişkilerine karşı yereli ve özgürlüğü esas alan Post Kolonyal
Anarşizm'den geçer gibi görünmektedir. Anarşizm her türlü otorite
karşısında direnişimizi güçlendiren özgürlük tutkusuyken, Post
Kolonyal Eleştiri, kimliğimizi sömürgeci kalıntılardan arındıran
ayrıca farklılıklarımızı mutlaklaştıran anlatıların, özcü kimlik
politikalarının da altını oyan bir eleştiridir. Post-Kolonyal Anarşizm
de, elbette yıkılmaz bir köşk değildir, bir kışkırtmadır. Dünyanın
altüst edici akıntılarında yüzerken tutunup ufukta işaretler
aradığımız titrek bir ay ışığıdır sadece.


Yararlanılan Kaynaklar:

1-) Kolonyalizm Postkolonyalizm - Ania Loomba - Ayrıntı Yayınları

2-) Postkolonyal Aura: Küresel Kapitalizm Çağında Üçüncü Dünya
Eleştirisi - Arif Dirlik
Boğaziçi Üniversitesi Yayınları

3-) Ulus ve Parçaları: Kolonyal ve Post-Kolonyal Tarihler - Partha
Chatterjee - İletişim Yayınları

4-) Oryantalizm, Hegemonya ve Kültürel Fark
Derleyenler: Fuat Keyman, Mahmut Mutman, Meyda Yeğenoğlu - İletişim Yayınları

5-) Göç, Kültür, Kimlik - Lain Chambers - Ayrıntı Yayınları

6-) Sömürgecinin Portresi, Sömürgeleştirilenin Portresi - Albert Memmi
- Versus Yayınları

7-) Dünyayı Değiştirmek İsteyenler, Ulusu Nasıl Tasavvur Ettiler? -
Antonias Lıakos -İletişim Yayınları
________________________________________
A - I n f o s Anartistlerce Hazyrlanan, anartistlere yonelik,
anartistlerle ilgili cok-dilli haber servisi
Send news reports to A-infos-tr mailing list
A-infos-tr@ainfos.ca
Subscribe/Unsubscribe http://ainfos.ca/cgi-bin/mailman/listinfo/a-infos-tr
Archive http://ainfos.ca/tr


A-Infos Information Center