A - I n f o s
a multi-lingual news service by, for, and about anarchists **

News in all languages
Last 40 posts (Homepage) Last two weeks' posts

The last 100 posts, according to language
Castellano_ Deutsch_ Nederlands_ English_ Français_ Italiano_ Polski_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Türkçe_ The.Supplement
First few lines of all posts of last 24 hours || of past 30 days | of 2002 | of 2003 | of 2004

Syndication Of A-Infos - including RDF | How to Syndicate A-Infos
Subscribe to the a-infos newsgroups
{Info on A-Infos}

(tr) Günümüzde devrimin anlamı - Michael Löwy

From Worker <a-infos-tr@ainfos.ca>
Date Tue, 14 Sep 2004 08:01:05 +0200 (CEST)


---------------------------------------------------------------
A - I N F O S H A B E R S E R V İ S İ
http://www.ainfos.ca/
http://ainfos.ca/index24.html
---------------------------------------------------------------

Günümüzde devrimin anlamı
Holloway'in sözü edilmeye değer bu denemesi, insanı
düşünmeye kışkırtan ve hakikaten radikal, sözcüğün
özgün anlamıyla, "sorunların köküne inen" bir yapıt.
Her ne kadar birtakım sorunları ve zayıflıkları olsa
da, olumsuzluğun eleştirel ve yıkıcı gücünü etkileyici
bir şekilde önplana çıkarıyor. Kitabın tutkulu ve
güncel bir amacı da var: "Marksist kapitalizm
eleştirisini keskinleştirmek."

"Çığlık" başlıklı birinci bölüm kitabın en iyi
bölümlerinden biri. Bu kısa bölüm son yıllarda
okuduğum devrimci düşünceler arasında en güçlü ve
duygulandırıcı olanlar arasında. Holloway'in temel
önkabulü şu: "Yanlış olduğunu hissettiğimiz bir tür
dünyayı reddetmemizi haklı göstermemiz için mutlu bir
son umuduna ihtiyacımız yok." Kapitalizmin yaşamların
içini boşaltmasıyla karşı karşıya kalındığında,
"hüzünlü bir çığlık yükselir, bir korku çığlığı, bir
öfke çığlığı, bir ret çığlığı: HAYIR." Kurulu düzene
olan itirazımız, geçerli olması herhangi bir sonuca
dayalı değildir. Ne var ki, "bu çığlık bir açılış
olasılığına sıkı sıkı tutunur, radikal bir öteki
olabilirliğin kapanışını kabul etmeyi reddeder."

Kitabın anahtar nitelikteki felsefi bölümleri fetişizm
ve fetişleşme konularını ele alıyor. Yaratıcı bir
biçimde Marx, Lukacs ve Adorno'dan yararlanan
Holloway, fetişizmi eyleyişin eylenenden koparılması
ve kolektif eyleyiş akışının bozulması olarak
tanımlıyor. Fetişizmin toplumun bütününe nüfuz eden
bir durum değil, bir süreç, anti-fetişleşmeye karşı
fetişleşmenin çatışkılı hareketi olduğunun altını
çiziyor. Eleştirel kuram o halde anti-fetişleşme
hareketinin bir parçası, kolektif eyleyiş akışını
savunma, geri kazanma ve yaratma mücadelesinin bir
parçası olarak kavranmalıdır.

Bu anlatılanlar son derece ön açıcı bir bakış açısı
sunuyor, ancak J.H. bütün nesnellik biçimlerini
fetişleşme ile bir tutar gibi görünüyor. Söz gelişi,
Holloway'in şöyle bir yakınması var: "Kapitalizm
koşullarında oluşturulan bir nesne kalıcı bir kimlik
edinir. Peki, sosyalizmde üretilen iyi bir koltuk da
kalıcı bir kimlik edinen bir nesne olmayacak mı?"
Yabancılaşma ve nesnelleşme arasında ayırım yapmayı
reddetmesi, (4. bölümdeki 22. dipnota bakınız.) -ki
yaşamının sonlarına doğru 1967'de kendisini eleştiren
Lukacs gençliğinde bu hataya düşmemişti- insanın
ürettiği ürünlerin nesnel maddiliğini yadsımaya yol
açıyor.

Holloway'in kitabındaki bir başka güçlü savı ise,
"Bilimsel Marksizm", yani sosyalizmin bir kesinlik
taşıdığını öne süren, tarihsel değişimi bu "bilimsel
yasalara" göre açıklayıp öngörmeye girişen kuramların
eleştirisi: "Bizim mücadelemiz doğası itibariyle son
derece belirsizdir. Bunun böyle olmasının sebebi,
kesinliğin ancak toplumsal ilişkilerin şeyleşmesi
temelinde anlaşılabilmesidir. Toplumsal ilişkilerin
ancak şeyler arasındaki ilişkiler biçimini aldığı
ölçüde toplumun "devinim yasalarından" bahsedilebilir.
(…) Belki de devrimci değişimin bir kesinlik çizgisini
izlediği düşünülemez, zira kesinlik, devrimci
değişimin tam bir olumsuzlamasıdır. Bizim mücadelemiz,
şeyleşmeye ve bu nedenle kesinliğe karşı bir
mücadeledir." Bu bölüm kitabın en önemli kısımlarından
biri ve politikayı eleştirel bir Marksist yaklaşım
içinde ele almak için yapılmış anlamlı bir katkı
sayılmalıdır.

Holloway, "bilimsel Marksistler" arasına Kautsky'i,
Lenin'in Ne Yapmalı (1902) ve Rosa Luxemburg'un Reform
mu Devrim mi? (1899) adlı kitaplarını katıyor. Ancak
aynı Luxemburg'un Sosyal Demokrasinin Bunalımı adlı
broşürünü görmezden geliyor. Rosa'nın bu broşürü,
kararlı bir yeni formülasyon sayesinde bilimsel
kesinlik öğretisinden köklü bir metodolojik kopuşu
temsil ediyor: "Sosyalizm ya da barbarlık" arasındaki
tarihsel seçenek. Bu deneme, Marksizmin tarihinde
gerçek bir dönüm noktasıdır, zira sosyalist politikaya
"belirsizlik ilkesini" tanıtan yapıt tam da bu broşür
olmuştur.

Şimdi kitaba ismini veren esas tartışma noktasına
geliyorum: "İktidar olmadan dünyayı değiştirmek".
Holloway öncelikle devrimci değişimi gerçekleştirmek
için şimdiye dek yapılan bütün girişimlerin boşa
çıktığını, çünkü bütün bu girişimlerin devlet
iktidarını elde ederek değişimi sağlama paradigmasına
dayalı olduğunu ileri sürüyor. Ancak kendisinin de
kitabın 217. sayfasının 8. notunda kabul ettiği gibi,
tarihsel kanıtlar yeterli değildir, çünkü şimdiye
kadar iktidarı almadan dünyayı değiştirme
girişimlerinin tümü de başarısızlığa uğramıştır.
Holloway bu nedenle iddiasını üç kuramsal sav içine
yerleştirmeye çalışıyor: Birincisi, var olan devlet,
kapitalist toplumsal ilişkilerin bir parçasıdır. Fakat
kendisinin de yazdığı gibi, devrimci Marksizm bu tür
bağlantıların farkındadır: devrimci Marksizmin amacı
var olan devleti ele geçirmek değil, onu parçalayıp
yerine yeni bir devlet kurmaktır. (s.15) İkincisi,
toplumsal içeriği ne olursa olsun, var olan devlet
fetişleşmiş bir biçimdir. Bu söylenen klasik bir
anarşist savdır. Marx da özellikle, devlet biçiminde
olmayan politik bir iktidarın izinin bulunabileceği,
Paris Komünü üzerine olan yazılarında bu savı bir
ölçüye kadar paylaşmaktadır.

Üçüncüsü ise, 3. bölümde tanıtılan ancak kitabın
tümüne nüfuz eden bir ayrım: Yapma gücü, bir şeyler
yapma yeterliliği ile yaptırma gücü, başkalarına
yapmalarını istediğiniz şeyleri emredilme yeteneği.
J.H.'ye göre, devrimler birincisini öne çıkartırken
ikincisinin kökünü kazımalıdır. Bu ayrıma ikna
olmadığımı itiraf etmeliyim. Bir tür "yaptırma gücü"
olmadan insanların kolektif bir şekilde yaşayıp
hareket edebileceğini düşünmüyorum.

Bu iddiaya olan itirazlarımı ifade edeyim. Öncelikle
bu iddiaların demokrasi düşüncesiyle ilişkili olması
gerekir, ancak bu kavrama kitapta nadiren rastlanıyor
ya da "devletin tanımladığı, seçimlerin sözünün
geçtiği bir karar verme süreci" olarak baştan
savılıyor. (s.97) Buna katılmıyorum. Demokrasinin
bütün toplumsal ve politik karar verme süreçlerinin
temel bir veçhesi olması gerektiğini düşünüyorum. Rosa
Luxemburg, 1918'de yayımlanan Rus Devrimi adlı
kitabında Bolşevikleri dostça eleştirirken bu savı
olağanüstü bir şekilde ortaya koyuyordu. Demokrasi
çoğunluğun azınlık üzerinde gücü olması demek. Ancak
mutlak bir güç değil bu: Sınırları var ve ötekinin
değerine saygı duymak zorunda. Fakat burada yine bir
yaptırma-gücü söz konusu. Zapatista köylüleri dahil,
bütün insan toplulukları için geçerli bu. Örneğin,
1994'te, birkaç hafta sonra, Zapatistalar ateşi
durdurmayı ve ateşkes görüşmelerine geçmeye karar
verdiler. Karar veren kimdi? Zapatista köylüleri
tartıştılar ve bir çoğunluk, belki genel bir mutabakat
da vardı, silahlı mücadeleye son verilmesi gerektiğine
karar verdiler. Azınlık ise, var mıydı yok muydu
bilmiyorum, ya bu kararı kabul etmek ya da Zapatista
hareketinden kopmak zorundadır. Çoğunluğun azınlık
üzerinde gücü vardı. Daha sonra bu köyler EZLN
komutanlarına ateşi kesmeleri için emir verdiler.
Komutanlar üzerinde güçleri vardı. Ve nihayetinde,
mandar obedeciendo (emir verirken denileni yap)
mantığına göre, komutanların kendileri de köylerin
emirlerine uydular ve Zapatista savaşçılarına ateşi
kesme talimatını verdiler: Onlar üzerinde güçleri
vardı. Bu anlattıklarımın orda olanların kesin bir
betimlemesi olduğunu söylemiyorum; ancak bu deneyim,
demokrasinin nasıl da bir tür "yaptırma-gücünü"
gerektirdiğinin bir örneğidir.

Holloway'in iktidar, anti-iktidar ve karşı-iktidar
konularını ele almasına yapacağım ana itirazlardan
biri, bu tartışmanın uç boyuttaki soyut niteliği.
Holloway, hafızanın direniş açısından taşıdığı önemden
bahsediyor ama kendi savlarında çok az hafıza, çok az
tarih, ister Marksist olsun, ister Anarşist ya da
1917'deki Zapatistler, tarihteki gerçek devrimci
hareketlerin değerlerine ya da sınırlarına dair çok az
tartışma var.

Holloway, antifetişizmin ve kendi kendini belirlemenin
tarihteki bazı olumlu örneklerine değinirken de,
"Marx'ın ele aldığı Paris Komünü'ne, Pannekoek'in
kuramlaştırdığı işçi konseylerine ve Zapatistaların
köy konseylerine" göndermede bulunuyor. (s.105)
Belirtilen bütün bu örneklerde, bir tür yaptırma-gücü
gerektiren demokratik iktidar biçimleri bulunduğu
gösterilebilir. Zapatistaların köy konseyleri
uygulamasını ele almıştım. Peki bu konseylerin Meksika
içindeki oranı nedir? Holloway'in kitabı,
Zapatistaların o iyi bilinen devrimci eylem ilkeleri
üzerine bir yere kadar parlak bir yorumda bulunuyor:
"İktidarı ele geçirmek istemiyoruz!" Ancak bu iddia
EZLN'nin başka bir ünlü sloganıyla
ilişkilendirilmedikçe anlaşılamaz: "Her şey herkese,
bize hiç!" Eğer bu iki iddianın, bütün Zapatista
beyanlarında son derece önem verilen, Meksika'daki
demokrasi mücadelesiyle ilişkisi kurulursa, şöyle bir
savla karşılaşıyoruz: "Zapatista Ordusu olarak bizler,
iktidarı kendi ellerimize geçirmek istemiyoruz;
bizler, iktidarın bütün insanların elinde olmasını,
yani gerçek demokrasiyi istiyoruz."

Paris Komünü'nde ise, alışıldığı anlamıyla artık bir
devlet olmayan yeni bir iktidar biçimi söz konusuydu.
Ancak bu yine de bir iktidardı, Paris halkı tarafından
demokratik bir şekilde seçilen, doğrudan ve temsili
demokrasinin bir bileşimi biçimindeki bir iktidar. Ve
aldığı kararlar ve yayınlanan kararnamelerle nüfus
üzerinde bir gücü vardı. Ulusal Muhafız üzerinde bir
gücü vardı ve Muhafızların komutanlarının da askerleri
üzerinde bir gücü vardı. (Hadi gidip de Boulevard de
Clichy'de barikat kuralım!) Ve bu iktidar, Paris
Komünü'nün demokratik iktidarı, gerçekten de "ele
geçirildi." İktidarın maddi araçları olan Ulusal
Muhafızların topçularının ele geçirilmesiyle
başlamıştı her şey.

Konseyci komünist Anton Pannekoek'e gelirsek, onun
isteği, "bütün iktidarın konseylere" geçmesiydi ve
Pannekoek konseyleri, işçilerin "iktidarı ele geçirip
toplum üzerindeki egemenliklerini kurabilmelerinin"
bir aracı olarak görüyordu. (Pannekoek'in 1938 yılında
yazdığı bir makaleden alıntı yapıyorum.)

J.H'nin kitabında olmadığını hissettiğim şeyse,
devrimci praksis kavramı. İlk olarak Marx'ın Feuerbach
Üzerine Tezler'de ifade ettiği bu kavram, bana göre,
Holloway'in "fetişizmin trajedisi" olarak adlandırdığı
şeye ve bunun yarattığı bütün ikilemlere verilecek
gerçek yanıttır: Fetişizme o kadar derinden gömülmüş
insanlar kendilerini düzenden nasıl kurtarabilirler?
Marx, insanların kendi özgürleştirici praksisleri
yoluyla toplumu ve aynı zamanda kendi bilinçlerini
değiştirebilecekleri yanıtını verir.İnsanların
kendilerini fetişizmden kurtarmalarının tek yolu,
kendi pratik mücadele deneyimlerinden geçer. İşte bu
yüzden gerçek özgürleşme, insanın kendi kendini
özgürleştirmesidir, "tepeden" kurtuluş değil. Ne kadar
ılımlı olursa olsun, bireysel ya da ortak, her kendi
kendini özgürleştirme eylemi, "mülksüzleştirenlerin
mülksüzleştirilmesi" yolunda bir ilk adım olabilir.
Ancak J.H.'nin 205. sayfada belirttiği gibi, ne kadar
barbarca olursa olsun, "HAYIR" demenin "itici bir güç"
olabileceğine inanmıyorum. İntiharın, çıldırmanın,
terörizmin ve düzene yapılan bütün gayri insani
tepkilerin özgürleşme için "başlangıç noktaları"
olabileceğini düşünmüyorum. Apaçık bir örnek vermek
gerekirse, Bin Ladin bir başlangıç noktası değildir,
olsa olsa bir çıkmaz sokaktır. Kitabın sonuç kısmı
hoşuma gitti: Bir Son Olmadan. Hepimiz kendi yolumuzu
arıyoruz, hiç kimse tek gerçek stratejiyi bulduğunu
söyleyemez. Ve hepimiz, Zapatistaların
mücadelelerinden olduğu gibi, yaşanan bütün mücadele
deneyimlerinden ders çıkarmalıyız…

-----

Bu eleştiri yazısı, commoner.org.uk adresinden
alınmıştır. Aynı sitede Holloway'in kitabına ilişkin
pek çok eleştiri bulunabilir. Metindeki göndermeler,
kitabın İngilizce baskısından yapılmıştır. Türkçesi
için bkz. İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek,
İletişim Yayınları, 2003 (ç.n.)

Michael Löwy

Çeviren: Erkal Ünal


[Söyleşi, Birgün Gazetesinin 14/08/2004 tarihli
baskısından aktarılmıştır.]



*******
****** A-Infos Haber Servisi ******
Anarşistlerle ilgili ve anarşistleri ilgilendiren haberler
******
BİLGİ: http://ainfos.ca/org http://ainfos.ca/org/faq.html
YARDIM: a-infos-org@ainfos.ca
ÜYELİK: lists@ainfos.ca adresine e-posta'nın ana
kısmında "subscribe listeadı eposta@adresiniz"
içerikli e-posta atın. Üyelikten çıkmak için ise
"unsubscribe listeadı eposta@adresiniz" içerikli mail
atın.

Tüm listeler için seçenekler: http://www.ainfos.ca/options.html


A-Infos Information Center