A - I n f o s
a multi-lingual news service by, for, and about anarchists **

News in all languages
Last 40 posts (Homepage) Last two weeks' posts

The last 100 posts, according to language
Castellano_ Català_ Deutsch_ Nederlands_ English_ Français_ Italiano_ Polski_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Türkçe_ The.Supplement
First few lines of all posts of last 24 hours || of past 30 days | of 2002 | of 2003 | of 2004

Syndication Of A-Infos - including RDF | How to Syndicate A-Infos
Subscribe to the a-infos newsgroups
{Info on A-Infos}

(tr) Bugün ‘15 Mayıs Dünya Vicdani Retçiler Günü’ *

From Worker <a-infos-tr@ainfos.ca>
Date Sun, 16 May 2004 18:58:23 +0200 (CEST)


---------------------------------------------------------------
A - I N F O S H A B E R S E R V İ S İ
http://www.ainfos.ca/
http://ainfos.ca/index24.html
---------------------------------------------------------------
Bugün ‘15 Mayıs Dünya Vicdani Retçiler Günü’ 15-05-2004
'Militurizm Festivali' kapsamındaki yerlerin bizler
için anlamlı olan özelliklerini anlatan yazılar:
Bu topraklarda, 15 yıldır vicdani ret sesleri duyuyorsunuz
ve 1997'den beri her yıl da, ‘Dünya Vicdani Retçiler Günü’nü
çeşitli etkinliklerle kutlama geleneğimiz sürüyor.
Elbette bu 15 yılda çok bedeller ödendi. Vicdani
reddini açıklayanlar, bukonuyu yazanlar, televizyonda
haber yapanlar; askeri mahkemelerde yargılandılar,
hapis yattılar, askeri cezaevlerinde açlık grevlerinde
işkence gördüler. Basın susturuldu, haber yapılamadı.
Ne yazık ki, kendi militarist zihniyet ve
yapılanmalarını aşamayan muhalif oluşumların büyük bir
kısmından, şu ya da bu savaşa karşı olduklarını
söyleyenlerden de kayda değer bir destek göremedik.
Tüm bu süreçte Genel Kurmay ve Askeri Yargı; önce
“Vicdani ret hakkını savunmanın suç olamayacağı”,
sonra “kişinin kendi vicdani reddini açıklamasının
düşünce hürriyeti kapsamında olacağı” ve daha sonra da
“sivillerin askeri mahkemelerde yargılanamıyacağı”
gibi kararlar alarak, konuyu olabildiğince tartışılır
olmaktan kaçırmaya çalışmış, vicdani retçileri de yok
saymışlardır.
Bugün sizlere; bu Festivalle, bir buz dağının görünen
kısmını göstermeye,anlatmaya çalışacağız.. Öyle ki;
buzdağının sürekli gördüğümüz bu yüzü, bizlerde
yarattığı alışmışlık ve kanıksanmışlıkla görünmeyen
kısmının gizlenmesine de yardımcı oluyor.
Bizler bugün burada toplanarak, bir kere daha:
- Bütün savaşların karşısında olacağımızı,
- Şu ya da bu sıfatlar ekleyerek, kimsenin bizleri
savaşın bir tarafı
yapamayacağını,
- Kişi olarak da; hiç bir zaman kimsenin askeri ve de
hiçbir savaşın insan malzemesi olmayacağımızı,
- Savaş araçlarının üretim ve transferine, her türlü
ulusal ve uluslararası militarist yapı, kurum ve
organizasyonlara karşı olduğumuzu,
- Evde, okulda, işte kısaca yaşamımızın her anında,
hergün yeniden üretilen ve bizlere dayatılan, itaat
kültürüne, hiyerarşik, otoriter, ayrımcı, cinsiyetçi,
heteroseksist militarist anlayışlara ve kısaca
toplumsal yaşamın militarizasyonuna karşı olduğumuzu,
- Toplumsal sorunlarımızın çözümünde şiddetten
arınmışlığı esas alan,
eşitlikçi, konsensüse dayalı çözümlerden yana
olduğumuzu ilan ediyoruz.
Savaşın insan kaynağını kurutalım!

HAYDARPAŞA TREN GARI
Festivalimizin ilk durağı olarak; yüzyılın başında
Almanlar tarafından –1700 kazık üzerinde, Prusya yeni
rönesans üslubuyla- inşa edilen Haydarpaşa Tren
Garı’nı seçtik. İstanbul’un Anadolu’ya, Anadolu’nun da
İstanbul’a açılan kapısı olması dolayısıyla önemli bir
kesişme noktası olan bu gar davul-zurnalarla,
halaylarla yapılan “askeruğurlamaları”na evsahipliği
yapan en önemli mekanlardan biridir. Geçmişten bugüne
uzanan geleneksel uğurlama şekline günümüzde bir de;
kimsenin karşı çıkmaya cüret edemeyeceği, çoğu zaman
silahlı bir gösteriyi de dönüşen ve bu nedenle de bir
çok insanın canına mal olan, “trafik terörü” olarak da
tanımlanabilecek şehir turları eklendi.
Öyleki bu gösteriler, geçmişteki masumane “uğurlama”
özelliğinin ötesine geçerek, milliyetçi-şoven
duyguların ön plana çıkarıldığı ve bunların
propagandasının yapıldığı açık-militarist savaş
propagandasına dönüşmüştür. Kişi tüm yaşamını geride
bırakarak tektipleştirileceği ve itaat eğitimi alacağı
askerliğin, toplumsal kabulünün ön şartı olduğuna
inandırılarak hazırlanıyor. Erkek ve yakınları hayatı
boyunca maruz kaldığı militarist propagandanın
etkisiyle tüm bu irade devrine “gönüllü” olabiliyor.
İşte biz antimilitaristler, bugün burada yaptığımız
“retçi karşılaması” ile bu açık-militarist
propagandanın karşısında olduğumuzu bir kez daha
duyurmak, askere gidenlere, uğurlayan asker
yakınlarına “bu gerçekten sizin isteğiniz mi?” diye
sormak istiyoruz.

GATA (Gülhane Askeri Tıp Akademisi) Hastanesi
Hastanenin yapımı, Osmanlı’da modern orduya geçiş
çabalarıyla birlikte 1844’de başlatılmış ve 1846
yılında da bitirilmiştir. İlk olarak 1853-54 Kırım
savaşında özellikle de müttefik askerlerin
tedavilerinde kullanılmış, hatta bahçesinde, geniş bir
alan üzerinde yer alan İngiliz Mezarlığı bile vardır..
1898’de Gülhane’nin açılmasına kadar, genç hekimlerin
staj yeri olarak kullanılan hastane, Birinci Dünya
Savaşında Çanakkale’den Bağdat’a kadar
uzanan cephede savaşan yaralı askerlerin bakımını
üstlenmiştir.
1985 yılında “Gülhane Askeri Tıp Akademisi Haydarpaşa
Eğitim Hastanesi” adını alarak, İstanbul’daki diğer
askeri hastaneler olan “Kasımpaşa Askeri Deniz
Hastanesi” ve “Gümüşsuyu Askeri Hastanesi” ile
birlikte, “sağlam”larla “çürük”leri birbirinden
ayırarak, ordunun sağlamlığını vatanseverlikle
korumaya devam etmektedirler. Anayasanın 72. maddesi
tüm yurttaşları vatan hizmetiyle yükümlü kılarken, bu
hizmetin fiiliyata geçişinde belirleyici olan 1111
sayılı Askerlik Kanunu erkekleri yükümlü kılıyor.
Tabiiki asker olabilmek için erkek olmak da yeterli
değil. Uygulanan kıstaslar aslında arzu edilen
vatandaşın bir stereotipini ortaya çıkarıyor. Bu
vatandaş erkek, heteroseksüel, herhangi bir hastalığı
ya da sakatlığı yok ve genç.
Zorunlu olarak bu ayıklanmayı kabul edip, böylesi bir
“çürük raporu” almak isteyen eşcinseller, öncelikle
askere alınarak kurtarılmaya, gitmek istememekte
direnenler ise hiçbir bilimsel değeri kalmamış
psikolojik testler uygulanarak eşcinsel olmadıkları
yönünde ikna edilmeye çalışılmakta, bütün bunlardan
sonra da halen eşcinsel olduğunu savunanlardan da
fotoğraf, video gibi görsel malzemelerle durmunu
kanıtlamaya zorlanmaktadır. Bu kanıtlar sayesinde tek
ve en büyük gay porno arşvine sahip olan Gata’dan,
bütün bu eziyet, taciz ve aşığılanmalara katlanarak
“ileri derecede psikoseksüel bozukluk” ibaresiyle
“çürük raporu”nu alabilen eşcinsel, yine rapordaki bu
ifade yüzünden, bir de toplumsal dışlanmışlıkla da
karşı karşıya kalmaktadır.
Militarizm, erkek egemen yapı ve anlayışını askere
aldığı genç erkeklerle tüm topluma adeta sürekli
şırınga etmekte ve böylece toplumu da sürekli bir
şekilde militarize ederek, kendisine benzetmektedir.
Biz antimilitaristler tektipleşmeye direneceğimizi
ilan ediyor ve ayrımcı keyfi uygulamaların derhal sona
erdirilmesini talep istiyoruz.

SELİMİYE KIŞLASI
1800’lerde Nizam-ı Cedit askerleri için ahşap olarak
yapılıp, 1807 yeniçeri ayaklanamasında yıkılan,
1842’de kargir olarak tekrar yapımına başlanıp,
1853’de bitirilen bu yapı, hastaneden tütün deposuna
ve ordunun çeşitli şekillerde kullanımından sonra
1959’da askeri okula dönüştürülmüş, 1963’de ise
onarılarak I. Ordu Karargahı haline getirilmiştir.
Militarizmin torna tezgahları olan kışlalar gündelik
yaşamdan kopartılmış bireylere emir alıp vermeyi,
sorgulamadan itaat etmeyi öğretiyor. Topluluk
psikolojisi pompalanarak bireylerin ahlaki ve vicdani
sorumlulukları yok ediliyor. Bu sayede birey yakın ve
uzak çevresinde gelişen olaylara karşı bireysel duruş
geliştiremez hale getiriliyor. Erkeği kadınlardan
izole ederek “aç aç” partileriyle kadını cinsel haz
nesnesi haline dönüştüren ve toplumsal erkekliği
kışkırtan militarizm bu kışlalarda; aile dediğimiz
küçük askeri birliklerin komutanlarını yetiştiriyor.
Vatan-namus vurgusuyla korunacak nesne olarak
algılanan kadın, bedeni başta olmak üzere tüm
varlığıyla erkeğe sunuluyor. Namus bahanesiyle işlenen
hunharca cinayetlerin nedeninin kadının bedeni ve
duyguları üzerindeki militarizmin de desteklediği
tahakküm olduğuna inanıyoruz.
Ayrıca bu büyük ve tarihi yapı, bize Askeri Yargı’yı
hatırlatıyor: Neredeysesorgusuz-sualsiz verdiği idam
kararlarıyla ünlü Kılıç Ali Paşa gibi yargıçlarıyla
ünlü, bir çoğunun kaydı-kuydu bile olmayan İstiklal
Mahkemelerinden, sıkıyönetim dönemlerinin Cuntacı
generallerinin emirleriyle verilen idam kararlarıyla
ünlü Sıkıyönetim Mahkemelerine, oradan da, hani
sıkıyönetim dönemlerinden sivil dönemlere geçişte,
sivil gibi görünen ama hemen hemen tamamen askeri olan
Devlet Güvenlik Mahkemelerine ve bizzat askerleri
yargılamak üzere kurulmuş olan, ama son zamanlara
kadar da sivilleri de yargılayan Askeri Mahkemelere
kadar uzayan bir yargı sistemi. Hiyerarşinin ve
otoritenin idealleştirildiği bir sistemde, tam da
olması gereken bir şekilde, üstlerin, özellikle de
generallerin yargılanamadığı bir yargı sistemi. Bu
sistemin bir parçası da YAŞ(Yüksek Askeri Şura) adı
verilen, her yıl toplanıp, alt kademelerden üst
kademelere yükselemeyecek olanları ayıklayan ve bu
ayıklama sonucunda sistem dışına atılanların hiç bir
şekilde hak aramalarının söz konusu olmadığı bir
kuruldur. Öyle ki; son çıkan ‘Bilgi Edinme Yasası’nda
bile, yalnızca YAŞ kararları için yargı yolu
kapatılmıştır.
Biz antimilitaristler ne kışlalarda ne de aile, okul,
işyeri ve benzeri küçük kışlalarımızda emir almak-emir
vermek istemiyoruz. Hiyerarşik askeri itaat kültürünü
bize dayatan çevremizdeki üniformalı ve üniformasız
komutanlara da itaat etmeyeceğimizi ilan ediyoruz.

HARP AKADEMİLERİ
Esas işlevi TSK subaylarının Kurmay eğitiminin
yapıldığı yer olan Harp Akademilerini, özellikle de 28
Şubat’tan sonra, basında da yer aldığı gibi başka bir
çok yönleriyle de tanır olduk.
Kökleri İttihat ve Terakki’ye kadar uzanan Militraist
Derin Devlet yapılanması, 1950 de Nato’ya eklemlenmiş,
arkasından da, toplumsal muhalefetin bastırılmasını da
bahane ederek, 1970, 1980 (ve 1997 postmodern) askeri
darbeleriyle Milli Güvenlik Devleti halini alarak
kurumsallaşmıştır. Bu sayade devlet; MGK ve onu da
yönlendiren, -devasa bir örgütlenmeye, gizli bir
yapılanmaya sahip- MGK Genel Sekreterliğince yönetilir
olmuştur. Bu yapılanmanın ortadan kaldırılmasına
yönelik yapılan yasal değişikliklerin bir aldatmacadan
öteye geçemediği ve geçmeyeceği, her gün yaşadığımız
örneklerle kendini göstermektedir: 28 Şubat'ta
Genelkurmay'da kurulan Batı Çalışma Grubu’nun,
develetin personelini takip ve fişleme işini
şimdilerde Başbakanlık Takip Kurulu sürdürmektedir.
MGK Genel Sekreterliği'ne bağlı çalışma yürüten
Psikolojik Harekat Merkezleri ise olduğu gibi İçişleri
Bakanlığı bünyesine kaydırılmıştır. Jandarmaya bağlı
Emasya’nın fişeleme çalışmalarını sürdürdüğü basına da
yansımıştır. Derin bir faaliyet olarak, İnsanların
kaçırılmalarının, yokedilmelerininsürdüğü, ancak bir
değişiklik olarak artık emniyet gibi yerlere değil,
genellikle şehir dışı boş arazilere götürüldüğü insan
hakları kuruluşlarının raporlarında da yeralıyor.
Anlatmaya çalıştığımız örgütsel alt yapıya ilave
olarak çok geniş bir ideolojik-siyasi propaganda
çalışması da birlikte yürütülmüştür ve
yürütülmektedir: MGK Genel Sekreterliğinin
hazırladığı, adeta devletin ikinci bir anayasası
olarak da ifade edilen Milli Güvenlik Siyaset
Belgesi’nin -belli bir kısmı basına da yansıyan-
ilkeleri, bir çok kanaldan topluma enjekte edilerek,
toplumun miltarizasyonu da sağlanmaya
çalışılmıştır.(Zaten her türk asker doğduğu için böyle
bir bilinçlenme onun görevidir de.)
İşte bu kanallardan biri de Harp Akademileri olmuştur.
Öncelikle bu akademi ve hemen yanındaki harp oyunları
merkezi’nin ne kadar da teknolojik ve eğitim üstünlüğü
taşıyan yerler olduğu, ordunun bu açıdan da milletin
“gözbebeği” olduğu propangandası basında sürekli
yapılır olmuştur. Bu önemli merkez aynı zamanda önemli
mesajların da verildiği bir yer olmuştur. Bununla
beraber, develetin hemen hemen bütün üst düzey
personeli, üniverisite öğretim üyeleri, iş adamları,
medya yöneticileri ve köşe yazarları vb burada
eğitimden geçmişlerdir. Basında da yer alan, 40 bin
diyanet personelinin de bu eğitimden geçtiğini
söylersek işin ciddiyeti belki daha iyi anlaşılır.
Bu anlamda Harp Akademileri gibi, emekli generallerin
de içlerinde yer aldığı ve daha çok sivil faşist
güçleri içinde barındıran, stratejik araştırma
merkezleri adı altında resmi ya da yarı resmi bir çok
düşünce kuruluşu da bu az önce sözü edilen
çalışmalarda yer almıştır.
Yine 1982 anayasasının ürünü olan RTÜK ve YÖK gibi
kurumlarla da basın ve üniversiteler bu
militarizasyonun bir aracı olarak, kontrol edilip,
yönlendirilir olmuştur. Bu konuya verilen önemle
çalışmalar, çevre, eğitim vb alanlarda çalışan sivil
toplum kuruluşlarının yönlendirilmesi noktasına kadar
varmıştır. Çok görünür oldukları için herkes
tarafından tanınan cumhuriyetçi, kemalist vurgularla
öne çıkan dernek ve partilerin de militarizasyon
sürecinin önemli “sivil” aktörleri olduğunu belirtmek
istiyoruz.
İşte biz antimilitaristler; tüm bu yapı ve
organizasyonlarca geliştirilen toplumun
militarizasyonuna dikkat çekerek karşısında yer
alacağımızı ilan ediyoruz.

YERLİ SİLAH SANAYİİNİ TEMSİLEN NUROL ŞİRKETLER GRUBU
Biz antimilitaristler, silahların üretim ve
transferlerine karşıyız. Türkiye’nin de -2002
verilerine göre- dünyanın 4. büyük silah ithalatçısı
olduğu bilinen bir gerçektir. Bu alım sayesinde
Türkiye, ABD ve Rusya’dan sonra dünyanın 3. büyük tank
filosuna sahip ülkesi olmuştur. Ancak biz bugün,
burada zamanın Genel Kurmay ikinci Başkanı Edip
Başer’in de 2000 yılında sarfettiği, “Türkiye,
güvenlik tüketicisi değil, üreticisidir” sözlerindeki
vurgu üzerinde durmak istiyoruz. Neden ve nasıl oldu
da Türkiye; pek dile getirilmemekle birlikte, hatırı
sayılır büyüklükte bir silah üretecisi ülke oldu.
Aslında Türkiye’nin yerli silah üretimi 1974 Kıbrıs
çıkartmasından sonra, ABD’nin uyguladığı silah
ambargosuna kadar dayandırılsa da -Uçak sanayinin
(TAİ) kurulması gibi- esas olarak; 1990’larda
sosyalist sistemin çöküşü ve bu ülkelerle girilen yeni
ilişkiler, YDD (Yeni Dünya düzeni)’nin ortaya
çıkardığı bölgesel boşlukların doldurulmasında
Türkiye’ye biçilen yeni görevler, yaşanan iç savaşta
TSK’nin tam anlamıyla inisayatifi ele alışı ve benzeri
nedenlerle ilgilidir. Bu anlayışla yapılan 2020
programı(Bu program, 2000 yılında Kanal E de yapılan
bir röportajda, zamanın Dışişleri Bakanı İsmail Cem
tarafından anlatılmıştır.), Türkiye’nin öncelikle
bölgesel ve giderek de dünya lideri olabileceğini
ifade eder. Bu liderliğin dayanacağı temel; modern,
güçlü bir Ordu ve bu Ordu’yu, giderek ekonomiyi ve dış
siyaseti de besleyen “Yerli Silah Sanayii”. Bunun için
15 yılda 150 milyar dolarlık bir yatırım projesi
hazırlanmış, yalnızca tank ve helikopter üretimi için
11 milyar dolar ayrılmıştır.
Ancak gerek 2000 yılında yaşanan ekonomik kriz ve
gerekse de ilk planda üretimi planlanan, tank ve
helikopterlerin üretimi için üretici ülkeler Almanya
ve ABD’nin teknoloji transferlerine izin vermemesi,
programın uygulanmasını aksatmıştır. Ne var ki bu
süreçte, TSK’nın kurumsal modernizasyon programı hemen
hemen tamamlanmış, Askeri Vakıflar, Savunma Sanayii
Destekleme Fonu gibi kuruluşlarla, yerli ve yabancı
ortaklı silah üretim program ve yatırımları
desteklenerek hatırı sayılır bir yerli silah sanayii
oluşturulmuştur. Uzun mesafeli uçuşlarda havada yakıt
ikmaline yarayan tanker uçaklarının bu dönemde
alınması Türkiye’nin niyetinde ne kadar ciddi
olduğunun, İsrail ile yapılan “tankların
modernizasyonu” anlaşmasıyla, teknoloji transferindeki
kararlılığın ifadesi olmuştur.
Ekonomik krizle tökezleyen program, 11 Eylül’le tekrar
uygulanabilirlik noktasına gelmiş, önce Afganistan
daha sonra da Irak işgallerinde ABD ile uzun
pazarlıklara girilmiştir. Bu pazarlıklarda, verilecek
asker desteğine karşılık, bölgede staratejik müttefik
olarak görülmek ve teknoloji taransferi ön plana
çıkarılmıştır. Ancak bildiğimiz gibi pazarlıklarda
fazla ileri gidilmiş, güvensizlik ön plana çıkmış ve
ABD militarist yönetime tehditler savurunca, bu kez
her türlü istek koşulsuz yerine getirilir olmuş, 2.
tezkerenin çıkarılması, Kıbrıs vb konularda geri
adımlar atılmıştır.
Ancak tüm bunlara rağmen, ABD’nin bölegede istenen
askeri başarıyı yakalayamaması programın
uygulanabilirliğinin beklentisini de hep diri
tutmuştur. Aslında bu beklenti, militarist derin
develet için bir paranoyaya dönüşmüş, programın
uygulanamaması hali Türkiye’nin de bölünüp,
parçalanması, yokolması hali olarak görülmüştür.
Biz antimilitaristler, “yerli silah sanayii”nin,
gizlenen niyetlerin önemli bir parçası olduğuna ve
Nurol gibi şirketlerin de bu niyetlere hizmet eden kar
hırsının temsilcileri olduklarına dikkat çekmek
istiyoruz. Silahlar tekbaşlarına birini öldürmezler
ama silah üreticileri silahların kullanılması için
ortamlar yaratırlar. Bu oyuna dahil olmayacağımızı,
işbirliği yapmayacağımızı, gözyummayacağımızı ilan
ediyoruz.

OYAK – ASKERİ SERMAYE
1960 darbesinden sonra, kuruluşunda Vehbi Koç’un da
yer aldığı Oyak (Ordu Yardımlaşma Kurumu), devlet ve
sermayenin imkanlarıyla kısa zamanda palazlanmayı
bildi. Çimentodan salçaya, otomobilden bankacılığa
doğrudan iştiraki olan 27 şirketle, Renault, AXA,
Goodyear gibi dünya devleriyle yaptığı ortaklıklarla,
hemen her sektörde giderek büyüyen ve tekelleşen, son
ekonomik krizi bir büyüme fırsatı olarak yakalayarak
Sümerbank’ı da bünyesine katıp 5. büyük banka olan
Oyakbank’ın da sahibi ve en büyük holdinglerimizden
biri oldu.
TSK, dünyada Guatemala ile birlikte bankası olan
(hatta İsrail ile birlikte devleti olan) 2. ordudur.
Financial Times’ın 2001’de Oyak için söylediği, “Türk
ordusu yalnızca NATO’nun en büyük ikinci ordusuna
değil, aynı zamanda ülkenin en başarılı iş
imparatorluklarından birisine sahip” sözü gerçeği tam
anlamıyla ortaya sermektedir.
Oyak’ın vergiden muaf tutulmasının, devlet ve özel
kesim imkanlarının en geniş anlamda sunulmasının
yanında, Genelkurmay bünyesinde oluşturulan ve banka
mevduatlarını izleyen EMİM (Ekonomik ve Mali İzleme
Merkezi) gibi kuruluşların da fırsatların ele
geçirilmesinde ve büyümede etkisi olduğu da açıktır.
Oyak ile yerli ve yabancı sermaye bağlarını çok
güçlendirmiş olması, yerli silah sanayii ile de bu
durumunu pekiştirmesi, dışişleri bünyesinde de hem bu
yapıyı istediği gibi kullanıyor oluşu ve hem de bu
yapının içinde ayrıca örgütlenmiş olması TSK’yı başlı
başına bir devlet gibi çalışır duruma getirmiştir.
Yani TSK bu yapısıyla devlete bile ihtiyaç duymuyor
desek yeridir. Bu mali yapıyı, yaygın ve güçlü
örgütlülüklere sahip Mehmetçik Vakfı gibi
askeri vakıflarla daha bir pekiştirmiş, aynı zamanda
toplumsal desteğini de oluşturmayı bilmiştir.
Osmanlı Devletini Yeniçeri ocağını kaldırmaya götüren
esnaf yeniçeri modeli bugün karşımıza holding ordu
olarak çıkıyor. Kurumsal şiddeti tekelinde toplayan,
hayatiyetini savaşlara ve savaş tehditlerine borçlu
olan ordunun holdingleşmesi, koruyucusu olduğunu iddia
ettiği halktan bağımsızlaşması anlamına gelir. Hatta
asıl neyin koruyucusu olduğunu açık eder.
Biz antimilitarisler bir kez daha sermayenin doymak
bilmez iştahının ne bir parçası ne de kurbanı olmak
istemediğimizi ilan ediyoruz.


TAŞKIN MÜZE (Deniz Müzesi)
Beşiktaş iskelesinin karşısında Deniz Kuvvetleri
Komutanlığı’na bağlı denizcilikle ilgili eşya ve
bilgilerin saklandığı müzedir. İlk deniz müzesi 1897
yılında Kasımpaşa’da kurulmasına rağmen İkinci Dünya
Savaşı esnasında deniz arşivinin Konya’ya nakli
kararlaştırılınca müzedeki eşyalarda Anadolu’ya
taşınmıştır. Savaştan sonra müze tekrar Kasımpaşa’da
ziyarete açılmış 1949’da ise Dolmabahçe Camii’ne
nakledilmiştir. 1960 yılında bugünkü binasında
faaliyete geçmiştir.
Müzede eski denizci kıyafetleri, donanma model ve
maketleri, denizcilik tarihiyle ilgili resimler
mevcuttur. Ayrıca Osmanlı ve Cumhuriyet’in ilk
yıllarında kullanılan bazı gemilere ait malzemelerle
hatıralar, bazı deniz kazaları ve ölen askerlere ait
resimler, el bombası, torpido, tüfek gibi savaş
aletleriyle birkaç donanma komutanının maketleri
sergilenmektedir. Müzenin avlusunda da İkinci Paylaşım
Savaşı’nda Türkiye kıyılarında batan Alman Zırhlısının
bir bölümü ile değişik zamanlara ait çeşitli
büyüklükte toplar bulunmaktadır. Ancak bu toplar
müzenin avlusuna sığmamış olmalı ki şu anda
bulunduğumuz Beşiktaş İskele Meydanı da fallik ölüm
makinalarının işgaline uğramış durumda. Bizlerse çoğu
zaman hiçbir rahatsızlık hissetmeden kolaylıkla bu
ölüm kusan makinalara dokunabiliyor, yanlarından geçip
gidebiliyoruz.
Savaşların utançla hatırlanması gerekirken savaş
aletlerinin üniformalar himayesinde arsızca
sergilenmesi ise bize şunu söyler gibi: Barış ancak
savaşarak elde edilir ve bu yolda şiddet meşrudur.
Savaş ve barış kavramlarını birbirinin karşıtı ve
devamı olarak algılamamızı sağlamaya çalışan
militarizm, bu kavram karmaşası yoluyla uyguladığı
kurumsal şiddeti yaşamlarımızda meşru bir zemine
oturtmaya çalışıyor.
Ancak bizler militarizmin “barış” derken kastettiğinin
savaşa hazırlıktan başka birşey olmadığını biliyoruz.
Savaş anılarının kutsanarak sergilenmesinden sonraki
bir savaşa hazırlandığımız anlaşılıyor. Biz bu
hazırlanma sürecine karşı çıkıyor ve tüm yaşamımızda
olduğu gibi bu meydandan her geçişimizde de utanç ve
rahatsızlık duyacağımızı ilan ediyoruz.


* [Anti-otoriter, anti-militarist ve anarşist
grupların desteklediği Militurizm Festivali kapsamında

yapılan açıklama]


*******
****** A-Infos Haber Servisi ******
Anarşistlerle ilgili ve anarşistleri ilgilendiren haberler
******
BİLGİ: http://ainfos.ca/org http://ainfos.ca/org/faq.html
YARDIM: a-infos-org@ainfos.ca
ÜYELİK: lists@ainfos.ca adresine e-posta'nın ana
kısmında "subscribe listeadı eposta@adresiniz"
içerikli e-posta atın. Üyelikten çıkmak için ise
"unsubscribe listeadı eposta@adresiniz" içerikli mail
atın.

Tüm listeler için seçenekler: http://www.ainfos.ca/options.html


A-Infos Information Center