A - I n f o s
a multi-lingual news service by, for, and about anarchists **

News in all languages
Last 30 posts (Homepage) Last two weeks' posts

The last 100 posts, according to language
Castellano_ Català_ Deutsch_ English_ Français_ Italiano_ Polski_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Türkçe_ All_other_languages
{Info on A-Infos}

(tr) ölü bebek kokusu

From worker <a-infos-tr@ainfos.ca>
Date Thu, 17 Oct 2002 18:57:48 +0300


 ________________________________________________
   A - I N F O S  H A B E R  S E R V İ S İ
            http://www.ainfos.ca/
        http://ainfos.ca/index24.html
 ________________________________________________

deepnot.com - cüneyt özdemir
http://www.deepnot.com/codes/gundem_screen.asp?ID=576


ÖLÜ BEBEK KOKUSU...
09.10.2002


Özel bir jet ile Ankara'dan Diyarbakır'a uçuyorduk. Uçakta bir kameraman ,
bir sesçi, muhabir ve prodüktör vardı.

Bir de ben...

Onlar Körfez savaşının ardından Bağdat üzerinden Türkiye'ye gelmişlerdi.
Diyarbakır'da Kervansaray otele yerleştik. Saddam Hüseyin'in kimyasal
bombalarla kendi halkına yönelik kullanıp ,ayaklanmaları bastırdığı ve pek
çok mültecinin Türkiye sınırına doğru yola çıktığı haberleri geliyordu. Önce
Silopi'ye gitmeyi düşündük. Ancak yaptığımız araştırmalar asıl göç
dalgasının Hakkari'ye ulaşacağı yönündeydi. Diyarbakır'a geldiğimiz Jet
çoktan İstanbul'a dönmüştü. Tekrar fakslar çekildi, jet birkaç saat sonra
tekrar Diyarbakır havaalanına inmişti. Kameraman, muhabir, sesçi ve ben
uçağa bindik. Prodüktör Diyarbakır'da kalmıştı. Van'a akşam saatlerinde
vardık. Bir otele eşyalarımızı bıraktık bir taksi tuttuk ve Hakkari'ye doğru
yola çıktık.

Van - Hakkari yolunda Van'dan çıktığınızda koca bir dağı tırmanırsınız. O
dağı tırmanıp arkamıza baktığımızda inanılmaz bir manzara vardı. Belki
gördüğüm en güzel renkler en vahşi coğrafya. Sanırım Güneydoğuya ben ilk bu
gittiğim seyahatte vuruldum. Bu görüntüyle hem de... Binlerce metrelik bir
dağın tepesinde arkanızda ihtişamı ile batan kıpkırmızı bir gülle ve
gölgesinin üzerine uzandığı kilometrelerce bir vadi. Güneşi arkamıza aldık
ve Hakkari'ye doğru yola devam ettik.

Nerede ise her 5-10 kilometrede bir kontrol noktasında bekleyen askerler
vardı. Her seferinde duruyor ve kimliklerimizi kontrol ettiriyorduk. Hava
karadıktan sonra yola devam etmememiz söylendi. Ama "Hayır edecektik". Net
tavrımız karşısında bize deli gözü ile baksalar da izin veriyorlardı. İznin
kapısını aralayan ise o büyülü kelimelerdi "Irak'tan gelecek mültecileri
görüntülemeye gidiyoruz."

Birkaç saat sonra yağmur yağmaya başladı. Ama ne yağmur, göz gözü
görmüyordu. Hakkari yolu çetindir. Keskin virajlar ile solunuzda tepesini
göremediğiniz bir dağ sağınızda ise delicesine akan ZAP sizlere eşlik
eder.Zap'a bakması bile ürkütür insanı. Gece karanlığında kontrol noktaların
arasında zaman zaman silahlı adamlara rastladığımızı hatırlıyorum. Dost mu
düşman mı, belli değildi.

PKK'nın bölgede korku rüzgarları estirdiği günlerde böyle bir gece yolculuğu
delilikti. Biz de delirmiştik sanrım. İlk kez gazeteci cesaretini o arabanın
içinde beraber yolculuk ettiğimiz JEFF adındaki kameramanda görmüştüm.
Uyarılara kulak asmıyor , biz ürktükçe o gülümsüyordu. Önce Hakkariye
vardık. Durmadan devam ettik. Hedefimiz Çukurca'ydı.

Çukurca'ya ilk vardığımızda sabah saat 05.00 suları olmalı. Tan vaktiydi.
Hava aydınlanmak üzereydi ve etraf çamur içindeydi. Yağmur sonrası etrafı
yoğun bir sis kaplamıştı. Önmüzde binlerce onbinlerce insan vardı. Birkaç
çadır benzeri bez parçası , tamamı açıkta binlerce insan.

Etraf bir film setini andırıyordu. Bu insanlarsa tarihi bir trajedinin
gerçek kurbanları.

Birkaç dakika içinde çekime başlamıştık. Dağlardan insanlar daha yeni
geliyorlardı.Görebiliyorduk.Yamaçtan aşşağıya ellerindeki birkaç torba ile
aileler iniyordu. Yiyecek hiç ama hiçbirşey yoktu. Hayatımızın en korkunç
görüntülerini kameraya ve hafızamıza kaydetmeye başladık. Etrafta soğuktan
yüzleri gözleri morarmış çocuklar vardı. Yalınayaktılar. Herkes koca bir
çamur denizinin içinde yüzüyor gibiydi. Çadıra benzeyen birkaç çaput ve
naylonun altında ısınmak için kadınlar birbirine yakın duruyorlardı. Her
naylonun altında nerede ise 20 -30 kişi vardı. Yanlarda kalanlar çamurun
içindeydiler.Yer çamurdu, heryer çamur içindeydi...

Büyükler günlerdir yürümenin yorgunluğu ile çaresizce yere , çamurun içine
çömelmişlerdi çocuklar kadınlar çamurda oturuyordu.. Ve hava soğuktu,.
İnanın çok soğuk.Yağmur bir duruyor bir balıyordu. O koca karabulut aklımda
kalmış bir de. Naylon parçalarının üzerine çöreklenmiş o kara bulut...

Irak'dan sınıra yürüyene kadar birkaç gün geçmişti. Birkaç gündür dağlarda
patikalardaydılar. Hepsi ayrı yollardan gelmişti. Bu çamur deryası son bir
kaç gün öldürülme korkusu ile kıyaslandığında yine de iyi gibi geliyordu
çoğuna.

Etrafta BBC ekibi vardı bir de Fuat KOZLUKLU. İkimizde aynı şirkette
çalışıyorduk. Vise -News. Sonradan Routers olmuştu. Dizlerine kadar çamur
içindeydi Fuat'da.. Benim de durumum birazdan aynı onun gibi oldu. Yağmur
yeniden başlamıştı ama durum o kadar çaresizdi ki yağmurdan sığınacak bir
gölgelik bile yoktu. Türkiye sınırnda askerler çaresizlik içinde gelenleri
Türkiye'ye sokmamaya çabalıyorlardı ama mümkün değildi.Onlar da bu trajedi
karşısında ne yapacaklarını şaşırmış gözüküyorlardı

Arada bir uzaklardan bir bombaya benzer patlama sesi duyuluyordu. Mayın
olduğunu anladık kısa süre sonra. Sınırı öbür taraftan geçmek isteyen
mülteciler mayınlara basıp ölüyorlardı.

En korkunç resim ise elinde mosmor bir bebek ölüsü olan kadındı. Yağmurun
altında kıpırdamadan ayakta duruyordu. Öfke'nin çaresizlikle nasıl bulamaç
edilip gözlere akıtıldığını o kadında görüyorduk.Ağlamıyordu. Sadece
duruyordu. Öylece bize bakıyordu. Kimse aldırmıyordu kadına. Biraz ötesinde
bir adam. "İki gündür taşıyor bebeği bize vermiyor" dedi.

Çadırların arasında yürürken ağıtlar yükseliyordu. Yüzlerce çadırın hepsinde
en azından bir ölü, bir kayıp vardı. Kimsenin kimsenin derdine derman olacak
durumu da yoktu. Felaket karşısında can derdi bu olmalıydı işte. o an tek
istedikleri yağmurun durmasıydı. Tüm hayat gayesi, herşey, herşey yağmurun
durması.

Kamerayı sık sık siliyorduk. Hava o kadar soğuktu ki objektif sık sık
buğulanıyordu.

Ağladığımı hatırlıyorum. Daha doğrusu bir yandan çekim yapıyor bir yandan
ağlıyorduk. Kimse kimseyle konuşmuyordu. iz de sadece çekiyor mikrofonu
uzatıp bir kaç soru soruyorduk. Birşeyler yapmak istiyorduk ama kime, hangi
birine.

Çekimlerimizi yaptık geldiğimiz arabaya bindik ve hemen Van'a doğru yola
çıktık. Arabada saatlerce konuşmadan yolculuk ettik. Biz geri geliyorduk ama
onlar orada kalmıştı. Görüntüleri Van'daki otel odasında montajladık ve bizi
bekleyen jet'e verip Diyarbakır'a yolladık.

Dünya'nın Türkiye Irak sınırında gördüğü ilk görüntüler bunlardı işte.

Ertesi gün Van'dan Çukurca'ya taşınmaya karar verdik. Bir ilkokulun
bahçesine konuşlanmıştık. Bahar aylarıydı. hava bir açıyor delirtici bir
sıcak başlıyor aniden dağların ardından çıkan bulutlar baskın yapar gibi
yağmur indiriyordu. Gelenlerin sayısı ise hergün bir kat daha artıyordu.
Sınırdaki görüntüler yavaş yavaş dünyayı ayağa kaldırmaya başlamıştı.

Açlık korkunç boyuttaydı. Çukurca'daki ekmek fırınlarının önüne binlerce
kişi birikiyordu. Ama yetmiyordu , yetmesinin imkanı yoktu. Tek tük gelen
yardımlar ise izdiham yaratıyordu.Hergün kampın içine girip bu açlık
manzaralarını ekrana taşıyorduk. Birgün kameramızı bir yardım kamyonunun
önüne koyduk ve beklemeye başladık. O görüntüleri hatırlarsınız belki...
Hani bir kamyonun üzerinde insanların ekmek almaya çalışan ellerinin
uzandığı görüntüyü.

O ellere sopayla vuran adamın görüntüsünü.

Yaklaşık bir saat boyunca bir yardım ktamyonunun vahşi hayvanlar gibi
çaresiz insanlarca nasıl mantıksızca ,hırsla talan edildiğini çekmiştik.

Bu görüntüler Amerikan kamuoyunu harekete geçirmişti. Bir süre sonra birkaç
tonluk yiyecek paketleri savaş uçakları tarafından Çukurca'daki kampa
atılmaya başlandı. İlk tablo trajikti. Yardımları almak için sürü halinde
koşan insaların üzerine düşen yiyecek paketlerinin altında üç kişi ezilip
ölmüştü. Herşey o kadar büyük bir karmaşa içindeydi ki yiyeceklerin altında
kalıp insanların öleceği düşünülmemişti ne yazık ki...

Daha sonra bu yardım sandıklarının atılması kamp dışına kaydırıldı.
Kilometrelerce koşuyorduk sandık paraşütlerinin peşinde. Dağlara atılıyordu.
Erkekler çadır benzeri paravanlara yiyecek getirmek için bu sefer keçilerle
yarışıyordu.

Yiyecek paketleri atılmaya başlansa da kampta durum berbattı. Salgın
hastalıklar yüzünden ani ölümler başladı. Kampın birinci haftası dolarken
saddam'dan kaçanlar şimdi de hastalıklara yakalanmışlardı.

Ölü kokukusunu ilk duyduğunda insan konduramıyor. Yok canım diyor... Ama bir
süre sonra havada asılı duran o kokukunun insanların çürüyen bedenlerinden
yükselen kokular olduğunu anlıyor. Kampı bir süre sonra kesif bir ölü kokusu
sardı. İlk ölenler elbette bebekler ve çocuklardı. Bir süre sonra bir kepçe
gelip kampın yanındaki yamaca mezarlar kazmaya başladı. Küçük bebek
mezarları. Onlarca, yüzlerce,yanyana. Bir ayin gibi her aile geliyor beyaz
bir örtüye sarılı küçük bir külçeyi kalbinin yarısı ile beraber yanyana
kazılan bebek mezarlarına gömüyordu. Allahım ne kadar çoktular. Yanyana
mezarlar topluca kapatılıyordu. ne bir taş ne bir iz...

Kadınların çığlıkları yankılanıyordu. Mezarını bile bir daha göremeyecekleri
bebekleri gömerken ne saddam ne Amerika umurlarındaydı. Acı , o kesif ölü
kokusun bile gölgede bırakıyordu.

Çukuruca'ya birgün yolunuz düşerse tepedeki karakolun yanındaki yamaca
dikkatle bakın. Bir savaşın bebek kurbanları yatıyor o yamaçta...

İnsanlar günler geçtikçe kirden görünmez bir hale gelmişlerdi. Çadırlar
dağıtılsa da her şey bir izdiham ve karmaşa içindeydi. En büyük trajedi ise
bu insanlarla oturup konuştuğunuzda ortaya çıkıyordu. Gelecekleri yoktu. Ne
olacaklarını bilmiyorlardı. Umutsuzluğun rengi neydi diye sorarsanız,kampın
üzerindeki bulutlar gibiydi diyeceğim sizlere.

Karaydı ve karanlıktı.

Arasıra jiplerle sınırda mülteci aramaya çıkıyorduk. Dağlarda yollarını
şaşırmış mültecilere rastlıyorduk. Dağ köylerine sığınmışlardı. Çukurca'nın
biraz üzerinde bir köy vardı. Bakın adını bugün unutmuşum. Üzümlü'ydü
sanırım adı... Binlerce mülteci gelmişti. Herkesin yaşama standardı aynıydı.
Köylüler azınlıkta kalmıştı . Bir kenarda yorgun askerler duruyordu. Herkes
mi perişan durumda olur? Herkes perişandı. askerler günelrdir yorgundular ve
odunlardan yaktıkları bir ateşte çay kaynatıylorlardı. Ne büyük nimetti
çay...

Nerede ise bu tamamı gerçek filmin üzerinden 12 yıl geçmiş. O günlerde bir
ay boyunca Çukurca'da kalıp bir trajedinin günlüğünü tutmuştum.

Peki şimdi bunları neden yazıyorum ?

Tuzu kuru bir şekilde İstanbul'da Ankara'da Washington'da Irak'a karşı bir
operasyondan sonra kaç kişinin sınıra geçeceği gayet normal bir bir şeymiş
gibi anlatılıyor. Hesaplar yapılıyor. Kimseden yine çıt yok.Yaşamayan bilmez
elbette ama benim gözümde oluşacak tablo üç aşşağı beş yukarı canlanıyor.

Hatırlatayım dedim.

Her şey masabaşlarında çıkar hesapları gözetilerek yapıldığı kadar hesaplı
gitmeyecek insanlık adına. Emin olun.

Orada o dağlardaki ölü bebek mezarlarının yeri kaybolup gitse de ölü bebek
kokuları daha hafızalardan silinmedi. Yeni mezarlar açılacak. Ben kendi
adıma söyleyeyim bu pervasızlıktan bu sorumsuz , vurdumduymaz tutumlardan
hesaplardan insanlık adına utanç duyuyorum.Hala birşeyler yapılacbileceğini
umuyorum.

Duyururum...


*******
                             *******
       ****** A-Infos Haber Servisi ******
      Anarşistlerle ilgili ve anarşistleri ilgilendiren haberler
                       ******
		TALİMATLAR: lists@ainfos.ca
		YANITLAR: a-infos-d@ainfos.ca
		YARDIM: a-infos-org@ainfos.ca
		WWW: http://www.ainfos.ca/
		BİLGİ: http://www.ainfos.ca/org

-A-infos'tan tek dilde ileti almak için lists@ainfos.ca'ya aşağıdaki mesajı gönderin:
                unsubscribe a-infos
                subscribe a-infos-X
 X = en, ca, de, fr, it, pt, vb. (yani, dil kodudur)


A-Infos Information Center