A - I n f o s
a multi-lingual news service by, for, and about anarchists **

News in all languages
Last 30 posts (Homepage) Last two weeks' posts

The last 100 posts, according to language
Castellano_ Català_ Deutsch_ English_ Français_ Italiano_ Português_ Russkyi_ Suomi_ Svenska_ Türkçe_ All_other_languages
{Info on A-Infos}

(tr) Küreselleşme Hareketi: Kimi Noktaların Açıklığa Kavuşturulması

From Sureyya Evren <sureyyyaevren@yahoo.com>
Date Fri, 23 Nov 2001 05:59:45 -0800 (PST)


 ________________________________________________
   A - I N F O S  H A B E R  S E R V İ S İ
            http://www.ainfos.ca/
 ________________________________________________
Varlik dergisinin Aralik sayisinda yayimlanacak ve
Kuresellesme karsiti hareketlerin anarkist dogasi
uzerinde iceriden yazilmis, ilk gordugum andan beri
onemli oldugunu dusundugum bir yazi. Ekte. David
Graeber'in yazisi.
Tum anarkist/anarkizan kardeslerimizi okumaya davet
ediyorum.

**************************************************

KÜRESELLEŞME HAREKETİ: KİMİ NOKTALARIN AÇIKLIĞA KAVUŞTURULMASI

David Graeber

Küreselleşme karşıtı denilen hareket –özellikle de daha radikal, doğrudan
eylem kanadı– hakkında pek çok saçmalık yazıldı ama hareketin içinde
bulunmuş insanlar çok az şey yazdılar. Pierre Bourdieu'nun bir süre önce
söylediği gibi, hareketin Kuzey Amerikalı akademisyenlerce gözardı edilmesi
skandaldan başka bir şey değildi. Yıllar boyunca akademik pozisyonlarını
koruyabilmek için yazdıkları makalelerinde gerçekte varolmayan geniş
toplumsal hareketlerden söz etmiş akademisyenlerin kafaları karışmış gibi
görünüyor, ya da daha kötüsü, her yerde ortaya çıkan gerçek hareketleri,
yukarıdan bakarak küçük görüyorlar...
Bir antropolog olmanın yanı sıra hareketin içinde aktif bir katılımcı da
olarak, tarihsel sorumluluklarını üstlenmekle ilgilenebilecek entelektüeller
için geniş bir arka plan sunmak istiyorum. Bu denemenin amacı bazı yanlış
kavrayışları açıklığa kavuşturmaktır.
"Küreselleşme karşıtı" hareket ifadesi ana medya tarafından bulunmuştur ve
hareketin içindeki insanlar, özellikle NGO'lardan (Sivil Toplum Örgütleri)
olmayan doğrudan eylem kampındakiler asla bu ifadeden hoşlanmadılar. Aslında
bu, neoliberalizme karşı ve yeni küresel demokrasi formları yaratmayı
amaçlayan bir hareket. Maalesef, bu ifade Birleşik Devletler'de neredeyse
anlamsız, çünkü medya bu tür konuları yalnızca propagandist terimlerle ele
almakta ısrar ediyor ("serbest ticaret", "serbest pazar") ve neoliberalizm
terimi genelde kullanılmıyor. Sonuçta, toplantılarda insanların
"küreselleşme hareketi" ve "küreselleşme karşıtı hareket" ifadelerini aynı
anlamda kullandıklarını duyabiliyorsunuz.
Doğrusu, eğer küreselleşme sınırların kaldırılması, insanların, malların ve
fikirlerin serbest dolaşımı olarak alınırsa, o zaman hareket sadece
küreselleşmenin bir ürünü değildir, ayrıca bu harekete katılan grupların
çoğu, özellikle de en radikalleri, genel olarak küreselleşmeyi IMF
(Uluslararası Para Fonu) ya da WTO (Dünya Ticaret Örgütü) destekçilerinden
daha fazla desteklerler. Örneğin; hareketin gerçek kökenleri Halkın Küresel
Eylemi (PGA, People's Global Action) denilen uluslararası bir ağda
yatmaktadır. PGA, Barselona'da 1998 yılında yapılan bir Zapatista
toplantısında (encuentro) ortaya çıkmıştır. Kurucu üyeler arasında sadece
İspanya, Britanya, Almanya'daki anarşist gruplar değil, Hindistan'daki
Gandici Sosyalist Köylü Birliği, Arjantinli öğretmenler sendikası, Yeni
Zellandalı Maoriler ve Ekvadorlu Kunalar gibi yerli gruplar, Brezilyalı
Topraksız Köylüler Hareketi, Güney ve Orta Amerika'daki kaçak köleler
tarafından kurulmuş toplulukların oluşturduğu bir ağ da yer alıyordu. Kuzey
Amerika (yerini İnternet'e bırakana kadar PGA'nın iletişim merkezi olarak
çalışan Kanada Posta İşçileri Sendikası hariç) uzun zaman pek temsil
edilmeyen birkaç bölgeden biri olarak kaldı. J18, N30 (Seattle'daki 1999 WTO
toplantılarına karşı düzenlenen doğrudan eylem) gibi eylem günleri için ilk
çağrıları yapan PGA'ydı.
Enternasyonalizm ayrıca hareketin taleplerinde de görülmektedir. Burada
sadece İtalyan Ya Basta! grubunun oluşturduğu platformun (İmparatorluk adlı
kitaplarında, kaynak belirtilmeden, Tony Negri ve Michael Hardt tarafından
sahiplenilen) üç büyük ilkesine bakmak yeterlidir: evrensel olarak garanti
edilmiş "temel gelir", insanların sınırları aşan özgürce hareketlerini
garanti edecek bir küresel yurttaşlık ilkesi, ve –uygulamada patent hakları
üzerindeki aşırı sınırlar anlamına gelen (bu hakların kendileri
korumacılığın sinsi bir biçimidir)– yeni teknolojiye serbestçe erişim
ilkesi. Protestocular, neoliberal "küreselleşme" vizyonunun metaların
serbest akışıyla çok fazla sınırlı olduğu ve aslında insanların,
enformasyonun ve fikir dolaşımının önündeki engelleri artırdığı gerçeğine,
giderek daha çok dikkat çekmeye çalışmışlardır. Defalarca işaret ettiğimiz
gibi, ABD sınır muhafızları gücünün büyüklüğü NAFTA'nın imzalanmasından bu
yana üç katına çıkmıştır.
Bu gerçekte şaşırtıcı değil, çünkü dünya halklarının çoğunluğunu, varolan
toplumsal garantilerin giderek ortadan kaldırılabildiği, yoksullaştırılmış
kapalı bölgelerde hapsetmek mümkün olmasaydı Nike ve The Gap gibi
şirketlerin oralarda üretime başlamaları da mümkün olmayacaktı. Örneğin
Cenova'daki protestolar, Avrupa'ya ve Avrupa dışına serbest göçü talep eden
50.000 kişilik güçlü bir yürüyüşle başlamıştı –bu olgu uluslararası basın
tarafından tümüyle hasır altı edildi, ilginçtir sonraki günlerde George Bush
ve Tony Blair'in manşete çıkarılan iddiaları, protestocuların bir "Avrupa
kalesi" istedikleriydi.
Buna rağmen, enternasyonalizmin eski biçimlerine karşıt olarak, bu hareket
Batı örgüt modellerini dünyanın geri kalanına ihracını savunmakla kalmadı,
tam tersine akış öbür yönde gerçekleşti. Hareketin kullandığı tekniklerin
çoğu (oybirliğiyle karar süreci, sözcü konseyleri, hatta şiddetsiz kitlesel
sivil itaatsizliğin kendisi) ilk önce Güney yarıkürede geliştirilmişti. Uzun
vadede bu, hareketin en radikal öğesi de kabul edilebilir.
Seattle'dan bu yana uluslararası medya, doğrudan eylemin sözde şiddetini
haykırdı durdu. Birleşik Devletler'deki son iki yılın artan militan
protestolarında henüz bir protestocu tarafından burnu kanatılmış tek bir
kişi bile gösterilememesine rağmen, bu şiddet terimini en ısrarla kullanan
Birleşik Devletler medyasıydı. İktidardakileri gerçekten rahatsız eden şey,
silahlı direnişin bildik biçimlerine girmeyi reddeden açıkça devrimci
hareketlerle nasıl uğraşacaklarını bilememeleriydi.
Bu noktada, mevcut paradigmaları yıkmak konusunda çok bilinçli bir çaba
vardır. Bir zamanlar pankartlarla yürümeye tek alternatif, ya Gandici
şiddetsiz sivil itaatsizlik ya da tam ayaklanma olarak görülüyordu, şimdiyse
Direct Action Network, Reclaim The Streets, Black Blocs, Ya Basta! gibi
gruplar kendi tarzlarında, bu ikisi arasında kalan tümüyle yeni bir alanı
oluşturuyorlar. Başka zaman olsa sokak tiyatrosu, festival sayılabilecek ve
sadece (örneğin, Black Bloc anarşistlerinin, hiçbir insana doğrudan fiziksel
zarar vermemek anlamındaki şiddetsizlik kavramlarıyla) şiddetsiz muharebe
olarak adlandırılabilecek öğelerden oluşan ve pek çok kişinin "yeni bir
protesto dili" dedikleri biçimi icat etmeye girişiyorlar. Örneğin Ya Basta!
hareketi tutti bianci'leriyle, yani beyaz tulumlularıyla; köpük zırhlar, iç
lastikler, kasklarıyla yaptıkları özel yürüyüş tarzları ve onların imzası
kabul edilen kimyasal maddelere dayanıklı beyaz tulumlarıyla ün
kazanmışlardır. Bu şiddetsiz ordu, kendilerini yaralanmaya ve tutuklanmaya
karşı koruyarak polis barikatlarını aşmaya çalışırken –şekilsiz, elverişsiz
ama neredeyse zarar vermesi imkânsız– dalgacı halleriyle insanları karikatür
karakterlerine çeviriyor. (Kostümlü yürüyüşçüler polise balonlar, su
tabancaları ve kuştüyünden toz alıcılarla saldırdığında, etkisi iyice
artıyor.) En militanları bile –örneğin, Earth Liberation Front gibi eko -
sabotörler– insanlara zarar verecek herhangi bir şeyden özenle kaçınıyorlar.
Geleneksel kategorilerin bu şekilde karışımı düzenin güçlerini bozuma
uğratıyor ve onları olayları umutsuzca bildik alanlara çekme arzusuna itiyor
(yani basit şiddete); öyle ki, Cenova'da olduğu gibi, aşırı bir şiddet
kullanma bahanesi yaratmak için faşist holiganları saldırtmaya kadar varıyor
bu.
Aslında, harekete fazlasıyla esin veren Zapatistaların kendileri bir öncül
olarak kabul edilebilirler. Onlar tahayyül edilebilecek en şiddetsiz "ordu"
durumundalar (en azından son beş yılda, gerçek silahlar bile taşımadıkları
bilinen bir şey). Bu yeni taktikler, hareketin genel anarşist anlayışıyla;
devlet iktidarını ele geçirmekten çok yönetim mekanizmalarını söküme
uğratmak, yetkisizleştirmek, savunmasız bırakmak ve daha büyük otonomi
mekânları kazanmakla mükemmel bir uyum içindedir. Bununla beraber, kritik
nokta, bütün bunların sadece genel bir barış atmosferinde mümkün olmasıdır.
Aslında, bana öyle geliyor ki bunlar, 21. yüzyılın genel yönelimini
belirleyebilecek bir an olan içinde bulunduğumuz anda mücadelenin nihai
kazanımıdır.
(Britanyalı tarihçi Eric Hobsbawn'ın bize hatırlattığı gibi) 19. yüzyılın
sonlarında anarşizmin devrimci solun merkezi olduğunu bugün hatırlamak pek
çok insan için güçtür. O zamanlar Marksist partilerin çoğu hızla reformist
sosyal demokratlara dönüşüyordu. Bu durum, sadece Birinci Dünya Savaşı ve
tabii ki Rus devrimiyle birlikte değişti. Bize genelde söylendiğine göre,
özellikle Rus devriminin başarısı, anarşizmin gerilemesiyle komünizmin her
yerde öne çıkmasına yol açtı. Fakat buna başka bir açıdan da bakılabilir.
19.yüzyılın sonunda insanlar, savaşın sanayileşmiş güçler arasında
yaşanmasının geride kaldığına dürüstçe inanıyorlardı; sömürge maceraları bir
değişmeyendi, fakat bugün olduğu gibi, Fransa ya da İngiltere toprağı
üzerinde Fransa ile İngiltere arasında bir savaş düşünülemezdi. 1900'lerde,
pasaport kullanımı bile modası geçmiş bir barbarlık olarak görülüyordu.
(1914'te başlamış ve 1989 ile '91 arasında bir yerlerde bitmiş gibi gözüken)
20. yüzyıl ise aksine, insanlık tarihinin en kanlı yüzyılı oldu. Neredeyse
tamamı ya dünya savaşlarıyla ya da dünya savaşları için hazırlanmakla geçti.
Politik etkililiğin nihai ölçütü devasa öldürme aygıtları yaratma ve bunu
sürdürme yeteneğine dönüşürken anarşizmin hızla devre dışı kalması şaşırtıcı
değildi. Bu, sonuçta, tanımları gereği, anarşistlerin asla çok başarılı
olamadıkları bir alandı. (Partileri zaten emir komuta yapısıyla örgütlenen
ve devasa öldürme aygıtlarının organizasyonunda çoğu kez özellikle başarılı
oldukları anlaşılan) Marksizm, anarşizm ile karşılaştırıldığında açıkça çok
daha pratik ve gerçekçiydi. Peki soğuk savaşın sona erdiği ve sanayileşmiş
güçler arasında savaşın bir kez daha tahayyül edilemez olduğu içinde
bulunduğumuz anda anarşizmin, devrimci solun tam merkezindeki uluslararası
bir hareket olarak, 19. yüzyılın sonundaki yerine dönmesi bir rastlantı
olabilir mi?
Eğer öyleyse, son zamanlardaki "anti-terörist" seferberliğin nihai kazanımı
daha da açık hale geliyor. Kısa vadede durum, hükümetlerin 11 Eylül'den önce
bile terörist ilan ettikleri bir hareket için korkutucu bir hal almış gibi
görünüyor. Pek çok iyi insanın korkunç baskılar göreceğine hiç şüphe yok.
Ama uzun vadede, 20. yüzyıl seviyesinde bir şiddete geri dönülmesi
imkânsızdır. Nükleer silahların yayılımı tek başına dünyanın giderek daha
büyük kısımlarının konvansiyonel savaş sınırlarının dışında kalmasını
sağlayacaktır. Eğer savaş devletin sağlığıysa, anarşist tarzda örgütlenme
umutları daha da artabilir.
Sol basında, küreselleşme hareketinin taktik olarak harika olmasına karşın
merkezi bir temaya ya da tutarlı bir ideolojiye sahip olmadığını ileri süren
ne kadar çok makale okuduğumu hatırlayamıyorum bile. Bu şikâyetler,
hareketin tamamen alakasız amaçlar peşinde koşan bir grup budala çocuktan
oluştuğuna dair ana medyadaki bitmek bilmeyen iddiaların sol kanat denkleri
gibi duruyor. Daha da kötüsü, hareketin her tür yapı ve örgüte karşı burjuva
bireyciliğinde köklerini bulan genel bir muhalefetle kirletildiği
iddialarıdır. Bu, şaşırtıcı bir sıklıkla, Hardt ve Negri, ya da Slavoj Zizek
gibi konuya daha hâkim olması gereken akademik toplumsal teorisyenlerin
yapıtlarında da görülüyor. Seattle'dan iki yıl sonra, hâlâ bunu yazmak
durumunda olmam rahatsızlık verici, ama birisinin kesinlikle yapması
gerekiyordu: özellikle Kuzey Amerika'da bu, demokrasinin yeniden icadına
ilişkin bir harekettir. Örgütlenmeye karşı değil, yeni örgütlenme biçimleri
yaratmaya ilişkindir. İdeolojiden yoksun değildir, bu yeni örgütlenme
biçimleri onun ideolojisidir. Yukarıdan aşağı (özellikle devlet, şirket ya
da partiler benzeri) yapılar yerine yatay ağlar –merkezsizleşmiş, hiyerarşik
olmayan, oybirliğine bağlı demokrasiye dayanan ağlar– yaratmaya ve
kullanmaya ilişkindir.
Özellikle son on yılda, Kuzey Amerika'daki eylemciler doğrudan demokrasinin
neye benzeyebileceğinin yaşayabilir bir modelini üretmek ve kendi
gruplarının iç süreçlerini yeniden icat etmek için, özellikle de, daha önce
belirttiğim gibi Batı geleneğinin dışından örneklere dayanarak, ortaya büyük
bir yaratıcı enerji koydular. Sonuç, örgütsel formların ve araçların zengin
ve gelişen bir yelpazesi oldu –ilgi grupları, sözcü konseyleri,
kolaylaştırma araçları, molalar, akvaryumlar, engelleyici kaygılar,
gözetmenler, vb.1– tümü inisiyatiflerin aşağıdan yükselmesine izin verecek
ve muhalif sesleri boğmaksızın, liderlik pozisyonları yaratmaksızın ya da
insanları rıza göstermedikleri bir şeyi yapmaya zorlamaksızın maksimum
etkili dayanışma sağlayacak demokratik süreç biçimleri yaratmayı
hedefliyordu. Bu, büyük ölçüde devam eden bir süreçtir ve bu tür şeylere
dair deneyimi olmayan insanlar arasında demokrasi kültürünü yaratmak acılı
ve zor bir iştir, ama bu tür doğrudan demokrasi –caddelerde protestocularla
karşılaşan herhangi bir polis şefinin de onaylayacağı gibi– oldukça etkili
olabilir.
Bu örgütsel modelin gerektirdiği teori ile pratik arasındaki ilişkiyi
vurgulamak istiyorum burada. Belki de (benim de iki yıldır beraber
çalıştığım) Direct Action Network gibi gruplar hakkında düşünmeye başlamanın
en iyi yolu, onları, uzun zamandan beri devrimci sol olarak nitelendirilen
sekter Marksist grup tipinin doğrudan zıttı olarak görmektir. Sekter
Marksist grup tipi tam ve doğru bir teorik analiz elde etmeye vurgu yapar,
ideolojik tekbiçimlilik ister ve eşitlikçi bir gelecek vizyonunu şu andaki
oldukça otoriter örgütlenme biçimleriyle yan yana koyar. Buna karşın DAN,
çeşitliliğe yönelir; düsturu şöyle olabilir, "eğer bugün bir anarşist gibi
davranmak istiyorsan, uzun vadeli vizyonun daha çok seni ilgilendirir." O
halde, onun ideolojisi, pratiğinin altında yatan anti-otoriter ilkelerde
içkindir, daha açık ilkelerinden biri ise işlerin bu şekilde yürümeye devam
etmesidir.
Burada gerçekten çok yeni ve potansiyel olarak gerçekten önemli bir şey var.
Özellikle oybirliğiyle karar aşaması –temel kurallarından biri, konuşan kişi
hakkında ne düşünülürse düşünülsün, başkalarının argümanlarına temelde
akılcı ve ilkeli olduğu düşüncesiyle yaklaşmaktır–, çoğunluğun oyuna
dayanandan son derece farklı bir tartışma tarzı yaratır; kutuplaşma,
indirgeme ve önemsiz farklılık noktalarını felsefi ayrılıklar gibi görmek
yerine, uzlaşmayı ve yaratıcı sentezi teşvik eder. Bizim alışkın olduğumuz
akademik söylemlerin kutuplaşmacı yaklaşımlara, hatta belki de, sonsuz
bölünmelere ve parçalanmalara yol açan sekter uslamlama türünden şimdiye dek
tamamıyla kaçınan, "yeni yeni sol" diye de anılan şeye ne kadar benzediğini
söylememe gerek yok. Bana öyle geliyor ki, pek çok bakımdan burada
eylemciler teorisyenlerin önünde gidiyor ve bizim açımızdan en zorlayıcı
sorun, bu grupların sonunda bir kenara koymayı becerdikleri bıktırıcı sekter
mantığı kullanmak yerine, yeni ortaya çıkan demokratik pratik biçimleriyle
daha uyumlu entelektüel pratik biçimlerini yaratmak olacaktır.



(*) Yale Üniversitesi'nde antropoloji profesörü olan David Graeber, The
False Coin of Our Own Dreams: Toward an Anthropological, Theory of Value
adlı kitabın yazarıdır.
(1) "Engelleyici kaygılar" (blocking concerns): Ele alınmadıkça, bir kişinin
öneriyi "engelleyeceği" ya da veto edebileceği kadar ciddi bir kaygı. Ana
fikir, herkes için kabul edilebilir olan –ya da en azından herkes için
kolayca reddedilebilir olmayan– önerilerle ortaya çıkmaktır. Önce öneri dile
getirilir, ardından "kaygılar" olup olmadığı sorulur ve kaygılar ele
alınmaya çalışılır. Çoğu kez bu noktada, gruptaki insanlar orijinal öneriye
eklenecek 'dostça tashihler' önerirler veya kaygıların dikkate alındığnıdan
emin olmak için değiştirilmesini önerirler. Sonunda, görüş birliğine varma
çağrısı yapılır ve 'engellemek' ya da 'kenarda durmak' isteyen olup olmadığı
sorulur. Kenarda durmak, 'bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum ya da ben
şahsen bu eyleme katılmak istemiyorum ama kimsenin bu eylemi yapmasını da
engellemeyeceğim' demektir. Engellemek ise 'bence bu, grubun temel
ilkelerine ve amaçlarına aykırı' demektir. Bir veto işlevi görür: tek bir
kişinin engellemesi bir öneriyi yok edebilir (bununla beraber engellemenin
gerçekten ilkelere dayanıp dayanmadığını sorgulama yolları da vardır).
"Molalar" (break-outs): Sorunların çözümü için büyük bir toplantı geçici
olarak küçük toplantılara bölünür, daha sonra sentez yapabilmek için yeniden
toplanır. Terimin akademik toplantılarda da kullanıldığına tanık oldum ama
doğrudan demokraside amaç, "mola toplantıları"nın (daha küçük olanların)
karar almayı hedeflemesi veya bütün grubun onayına sunulabilecek öneriler
oluşturulmasıdır. Ayrıca sözcü konseyleri sırasında da molalar verilir.
"Sözcü konseyleri" (spokescouncils): Genelde Seattle ya da Quebec gibi
büyük ölçekli doğrudan eylemlerden önce veya eylemler sırasında düzenlenen,
küçük "ilgi grupları" arasında eşgüdümü sağlayan büyük meclisler. (4 ila 20
kişilik) ilgi grupları, büyük grupta kendileri adına konuşacak bir "sözcü"
seçerler. Konseyde görüş birliğine varma sürecine ancak bu sözcüler
katılabilir. Ama önemli kararlardan önce tekrar ilgi gruplarına dönerler ve
her grup kendi sözcüsünün nasıl bir tavır almasını istediği konusunda görüş
birliğine varır. (Bu kulağa gelebileceği kadar hantal bir süreç olmuyor!)
"Kolaylaştırıcı araçlar" (facilitating tools): Toplantılarda yöneticilerin
sorunları çözmek için ya da işlerin kötüye gittiğini görünce canlandırmak
için kullandıkları şeyler; insanlara ne kadar aptalca olursa olsun
fikirlerini sunma izninin tanındığı ama başkalarının fikirlerini eleştirme
izninin verilmediği "beyin fırtınası" oturumları veya bir karar verme yolu
olarak değil de sadece insanların bir öneri hakkında ne hissettiklerini
görmek için odadaki insanlardan el kaldırarak oy vermelerinin istendiği
"bağlayıcı olmayan oylamalar."
"Akvaryum" (fishbowl) da bu araçların görece daha ender kullanılanlarından
biridir. Derin bir görüş ayrılığı olduğunda, her görüşün ikişer
temsilcisi –her iki taraftan bir kadın ve bir erkek– ortaya oturur, gruba
öneri olarak sunabilecekleri bir uzlaşmaya varıp varamayacaklarını
anlayabilmek için diğerleri onların etrafında sessizce bekler.
"Gözetmenler" (vibeswatchers): Özellikle cinsiyetçilik, ırkçılık gibi
konularda, kişisel yıkıcı dinamikleri yakalayıp "ara" verdirmek böylece
insanların dinlenmelerini, sigara içip gerinmelerini ve genelde tansiyonun
düşmesini sağlamak, uç durumlarda sorun çıkartan birinin sakinleşmesini veya
dışarı çıkmasını istemek ya da toplantıda kaç kadın ve kaç erkeğin
bulunduğunu, kadınlarla erkeklerin kaç kez konuştuğunu saptamakla görevli
kişiler.

Items & Issues
(cilt 2, no. 3, güz 2001)

TÜRKÇESİ:
S. EVREN - RAHMİ G. ÖĞDÜL


                            ********
       ****** A-Infos Haber Servisi ******
      Anarşistlerle ilgili ve anarşistleri ilgilendiren haberler
                       ******
		TALİMATLAR: lists@ainfos.ca
		YANITLAR: a-infos-d@ainfos.ca
		YARDIM: a-infos-org@ainfos.ca
		WWW: http://www.ainfos.ca/
		BİLGİ: http://www.ainfos.ca/org

-A-infos'tan tek dilde ileti almak için lists@ainfos.ca'ya aşağıdaki mesajı gönderin:
                unsubscribe a-infos
                subscribe a-infos-X
 X = en, ca, de, fr, it, pt, vb. (yani, dil kodudur)



A-Infos
News